20 Ağustos 2010 Cuma

Demek ki kader var

Ömer Tuğrul İnançer'in 19 Ağustos 2010 tarihinde Burç FM'de Sadettin Acar'ın sunduğu Seyir Defteri programında yaptığı sohbetin yazıya dönüştürülmüş halidir.

Efendim bir dinleyici sorusu ile başlayalım. Şöyle bir soru: "Kaza ve kader konusunda sizden bilgi almak istiyorum. Başa gelenlere kader deyip geçmek ne derece doğrudur? Elden gelen yapılıp sonra tevekkül edilmeli, evet. Ama bir noktadan sonra kaderdir bu. Daha fazla yapacak bir şey yok deyip boyun eğenler, doğru mudur bu vaziyet?" diye sormuş. Dolayısıyla bu kader kaza meselesi, tevekkül meselesini aslında böyle karışık bir şekilde bize soru halinde sormuşlar Efendim.

E zaten o kadar sarih bir konu olsa, soruya konu olmaz. Ayrıca herkes tarafından çok kolay anlaşılır ve adeta iki kere iki dört gibi kesinlik olsa kaderi inkar eden veya her şeyi kadere bağlayan - ki birbirine zıt görüş kaderiyye ve cebriyye diye isimlendirilen sapık mezhepler oluşmazdı.

Şimdi Amentü'yü düşündüğümüzde: İnanıyorum ki Allah, ve onun melekleri, ve onun kitapları, ve onun resulleri, ve ahiret günü, ve kader, hayrın ve şerrin ancak Allah'tan gelebileceği, öldükten sonra dirileceğime inanıyorum. Amentü bu değil mi? Amentü'nün içinde kader var. Demek ki kader var. Kaderin ne olduğunda akıl devreye girince o mudur bu mudur münakaşalar başlıyor.



Bir kere tarifleri doğru vermek lazım. Kader, kişinin her halinin, halinin evvelinin ve ahirinin, ne olacağının bilinmesi, Allah tarafından bilinmesi hususu kaderdir. Bu kaderde olan yazılı dediğimiz - bir yerlerde yazılı değil o, manevi ibareler ve ifadeler - o yazılı olanın başa gelmesine kaza denir. Biz kazayı tedbire rağmen, önleyemediğimiz şeyler olarak algılıyoruz. Evvela kaza tarifimizi bir değiştirmemiz lazım. Yani iki otomobil birbiriyle çarpışıyor adına kaza diyoruz. Kaza maza değil. Düpedüz tedbirsizlik. Ya otomobilin teknik bakımını yapmamıştır, ya sarhoştur, ya uykusuzdur, ya trafik kaidelerine riayet etmemiştir sonra kaza. Böyle kaza olmaz! Bu tedbirsizlik. Her türlü tedbir alındığı halde mutlaka başa gelecek olan şey ama kader denen, Allah'ın bilgisi dahilinde olan hususa da kaza denir.

Kaderin vukuu kazadır. Kaderin sahibinin Allah olması, kaderi verenin Allahü Zülcelal olması, kişiyi bu hususta onu işlemeye mahkum etmesi olarak algılanırsa cebriyye mezhebi olur, oda sapıklıktır. Hayır benim aldığım bütün tedbirler, benim bütün ulaştığım neticelerin tek sebebidir dersen bu seferde "Hayrihi ve Şerrihi Min'Allahi Teala" nerede kaldı.

Bu öyle bir dengedir ki, bunu merak etmek akılla çözmek doğru değildir. E peki merak ediliyor ama. Evet merak et. Tabi edilecek o elde değil çünkü. Ama akılla çözemeyeceğimizi bileceğiz. Neyle çözücez? Gönülle çözecez. Cenab-ı Ali Keremallahu Veche buyuruyorlar ki: "Şeytanın en çok at oynattığı saha, kaza ve kader meselesidir". Biz kendi başımıza gelen beğenmediğimiz şeyleri kaza ve kadere hamledip kabahati Allah'a yüklüyoruz. Açık konuşalım. İyi bir şey yaptık mı "ben yaptım" diyoruz. O zaman iyilik ve kötülük Tanrısı, yaptırım gücü olan varlıklar ortaya çıkıyor. La ilahe illallah'a ters. Yok, Cenab-ı Allah yalnızca o yaptıttırıyor ise o zaman ben neyim. Buda bir izah değil. Öyleyse bunun gönülle ancak dengesini kurabilirsiniz.

Bunun için Kur'an-ı Kerim'den yardım ve medet umarız. Ne diyor ayeti kerimede Rabbimiz: "Size bir musibet isabet ettiği zaman kendinizden bilin, bir hasenat isabet ettiği zaman Rabbinizden bilin." Bu ne demek? Kötülükleri yaratan sizsiniz iyilikleri yaratan Ben miyim? Bu demek mi? Asla değil! Ama sizin kendi kabahatleriniz var böyle bilmelisiniz. Bunu birde olayla açıklıyor Cenab-ı Hak:

Şeytan ve Adem Aleyhisselam kıssasını hatırlayalım. Kur'an-ı Kerim hikaye kitabı değildir. Ama Hz. Adem'den başlayarak bir çok kıssalar var, peygamber kıssaları var. Bunlar niye anlatılmış, tarihi bilgi olsun diye mi? Elbette değil. Hem imana itikada hemde amele edime işlere fiile bir örnek teşkil etsin ve o kıssalardan hisse çıkarılsın diye.

Şimdi Hz. Adem'e Esma'yı verdikten sonra Cenab-ı Hak, Şeytana ve Bütün Meleklere Adem Aleyhisselam'a secde edilmesini emretti, hepsi etti secde fakat İblis etmedi. Ve sonra ne oldu dedi ki: "Ben sana secde ederim beni ateşten yarattın onu topraktan yarattın ateş topraktan üstündür dolayısıyla ben Adem'den üstünüm ben secde etmem" dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak tarafından rahmeti ilahiden kovuldu. Bu sefer ne dedi: "Beni sen azdırdın". Yani kendi kabahatini Allah'a yükledi. Esas kovulma sebebi budur. Secde etmemesi değildir. Orada incelik var. Evet Allah'ın emrine muhalefeti var, bir muhalefet gösterdi ve Hz. Adem'e secde etmedi, amenna. Ama esas kovulma sebebi "Beni sen azdırdın" dedi. Bunun üzerine Rahmet-i İlahi'den kovuldu. Bu şimdi dursun.

Cenab-ı Allah Adem'e ve Havva'ya "Şu ağaca yaklaşmayın Cennet'teki hayatınız boyunca" dedi. Şöyle oldu böyle oldu yaklaştılar ve bunun cezası olarak da Cennet'ten çıkarıldılar. Bu işin zahir tarafıdır bunun hakikati böyle değildir ayrı mesele. Cennet'te çünkü cinsiyet yoktur. O zaman Nur-u Muhammedi'yi Adem olarak hamil olan Adem Aleyhisselamdan Muhammed Mustafa üremezdi. Cennet'ten çıkmasalardı. Öyle diyor şair: "Adem nesli pakinden Muhammed Mustafa'nın geleceğini öğrenince Cennet'i bir buğday tanesine sattı çıktı." Büyük veli Ümmü Sinan Hazretleri öyle buyuruyor: "Sinan Ümmi söyler sözü gümansız, ne derler cesedi içinde cansız, huri gılman gerekmez bana ansız, beni ol dost Muhammed'den ayırma ya Rabbi". Yaaa. Evvela bunu bir bilsin herkes. Muhammed Mustafa'dır Cennet. Ondan uzaklaşmak Cehennem ona yaklaşmak Cennettir.

Hz. Adem Cennet'ten çıkınca ne dedi: "Rabbena zalemna enfüsena: Ey Rabbimiz biz nefsimize zulmettik." Nasıl zulmettik? Senin sözünü dinlemeyerek. En büyük zulüm Allah'ın emrine muhalefettir. Nefse de başkalarına da. En büyük zulüm odur. Allah "Ve hüve ala külli şey'in kadir" değil mi? Kadir ve muktedir değil mi? Şeytanı isteseydi ensesinden tutup Adem'e secde ettirir miydi? Elbette. Hz. Adem'i isteseydi ağaçtan uzaklaştırır mıydı? Elbette. Ama orada yine Murad-ı İlahi gereği bir serbestlik var. Şeytana emir verdi yapıp yapmamayı bıraktı. Hz. Adem'e bir emir verdi yapıp yapmamayı bıraktı. Adem yapmadı ama "Kabahat bende ya Rabbi" dedi. Şeytan da yapmadı ama "Kabahat Sende" dedi. İşte Adem ile Şeytan arasında ki fark budur. Kabahati kendi üstüne almak ve Kur'an'daki o ayeti yani "Size bir musibet isabet ettiği zaman kendinizden bilin, bir hasenat güzellik isabet ettiği zaman Rabbinizden bilin."

Allah istemezse bir yaprak düşmez. Bu mutlak manadadır ama irade-i cüzziye diye Allah insanlara bir nimet vermiştir. Bu nimet doğru kullanılırsa mükafat sebebi olur yanlış kullanılırsa ceza sebebi olacağı söyleniyor mutlaka ceza sebebi de olmaz. Çünkü Allah vaadinden dönmez, vaidinden döner. Bu ne demektir ceza verecem der vermez yakıcam der yakmaz mecbur değil. Amaa vaad yani mükafat verecem dediği zaman mutlaka verir. Neden? Böyle bir mecburiyeti ve mahkumiyeti mi var? Estağfirullah elbette ki yok. Murad-ı İlahisi o. Kendi öyle istediği için yani. Murad o, muradı o. Neden? Nedenine gelince orada dur!

Neden Murad-ı İlahinin sebeplerini anlayamayız? Biz kendi sevdiğimiz ve sevmediğimiz yemeklerin bile niye sevdiğimizi niye sevmediğimizi anlatamıyoruz. Niye kuru fasulye seversin anlat bakıyım. Mümkün değil. Kimisi maydanoz sever mesela niye maydanoz sevmiyorsun? Niye anlat! Anlatmazsın mümkün değil. Sevmiyorum. Cenab-ı Hakkında Muradını bu şekilde anlamak mümkün değildir. İdrak edemeyiz ama öyle olduğunu bilmeliyiz. Yani Rabbimiz bizi irade-i cüzziye adını verdiğimiz belli bir serbestlikte bırakmış. Kimimizin ipi uzun kimimizin ipi kısa. Bazılarımızın hareket sahası daha geniştir bazılarımızın daha dardır. Ama bize verilen o hareket sahası içerisinde doğruları yapmakla mükellefiz. Eğriler, bozukluklar, yanlışlıklar, emre muhalefetler cezayı gerektirir, affedilmezse eğer.

İşte Cenab-ı Allah bizi yaratırken karakterimizi, bütün huyumuzu, ahlakımızı, sevgimizi, şuyumuzu buyumuzu veriyor. Ancak bunların gereğini yapın demiyor. Benim emrimin gereğini yapın diyor. Mesela, seni eli açık yaratmış. Senin bu eli açıklığın müsriflik hududuna taşarsa Allah emrine muhalefet etmiş olursun. Cömertlikte kalırsa güzel. Beni eli sıkı yaratmış. Benimki cimrilik hududuna gelirse haram olur. Tutumluluk hududunda kalırsa helal. Yani senin elinin açık benim elimin sıkı olması bile bir imtihan sebebi. Seni cömert olmaya ama müsrif olmamaya, beni tutumlu olmaya ama cimri olmamaya emrediyor. Bunu tutarsak kazanırız tutamazsak kazanamayız. Ama senin eli açık benim eli sıkı olmam kader.

Yani Allah verdiğinin üzerinden o verdiğini nasıl ve ne kadar ve ne ölçüde kullandığımızla bizi imtihan ediyor. Yüzden bir verenle ondan bir veren aynı şeyi vermiş değildir.

Hayır.

Peki Efendim. Akla gelen soru: İmtihanımız eşit şartlar altında oluyor mu?

Hayır. Öyle bir şart yok. Zaten öyle bir talep olması mümkün değil. Seni sen olarak beni ben olarak yarattığı gibi seni sen olarak beni ben olarak imtihan eder.

Pekii akla şöyle bir soru daha geliyor ama ne kadar doğru bir soru bilmiyorum: Türkiye de veya başka bir İslam ülkesinde doğan bir insan ile Amerika da İngiltere de doğan bir insanın Müslüman olarak büyümesi arasında - Müslüman olarak doğar fıtrat olarak - aynı şartlar söz konusu değilse - çünkü çevre, çevresel faktörler anne baba kültürler içinde yaşadığımız vesaire..

Bu zaten akla Şeytan'ın taktığı suallerden biridir, bunun cevabı çok kolaydır. Her zaman her yerde söylenmektedir. Muhammedi olmakla Müslüman olmayı ayırıcaz. Birincisi bu. Resülullah Efendimizden haberdar olanlar Muhammedi olmakla yükümlüdürler, haberdar olmayanlar muvahhit olmakla yükümlüdür. Bunu bilecez. Yani Alaska da doğmuş, Afrika'nın ortasında doğmuş, Avustralya da doğmuş bir adam, bir insan. İnsan mı? Bir kere Nefai İlahi'den onda var. İkincisi Hz. Adem'den müntakil intikal eden Esma-i Hüsna'nın sahibi. Ve bu demek aynı zamanda içinde derununda kendi Yaratıcısını ve Mabudunu bulma cevherine sahip demek.

Kur'an-ı Kerim de biraz evvel arz ettiğim gibi Peygamber kıssaları. Hz. İbrahim'i niye anlatıyor Allah? Hz. İbrahim çocuk yaşındayken, çocuk yaşında biraz gelişene kadar kapalı bir mağarada yaşadı, gün yüzü görmedi. Öyle büyüdü. Bir gece mağaranın dışına çıktı. Yıldızlı göğü gördü ilk defa. "Bu benim Rabbim'dir" dedi. Bak çocukta bile Rab yani terbiye edici onu oldurucu bir varlığın arayışı var. Yıldızları göründe dedi ki "Rab budur". Biraz sonra ay çıktı. Yızdızlar ayın yanında yok gibi. "Aaa Rab bu" dedi. Gördüm Rabbimi. Derken güneş çıktı. Ne ay kaldı, ne yıldız kaldı, bütün alem aydınlandı ve onu görünce "Rabbu haza ekber" diyor. Ve akşam üstü oldu güneş battııı. Dedi ki Hz. İbrahim "Böyle doğup batan, var olan yok olan şeyden Rab olmaz. Olsa olsa bunları Yaratan, bunları doğurtturup batıttıran varlık Rab'tır" dedi. Bunu niye anlatıyor Cenab-ı Hak. Hz. İbrahim'i övmek için mi? Biz anlayalım diye mi yani Hz. İbrahim'in büyüklüğünü anlayalım diye mi? "Benim Nebim" dese zaten yeterinde büyük işte bitti peygamber zaten. Niye bunu anlatıyor Cenab-ı Hak? "Ben bütün kullarıma bütün yarattıklarıma, insanlara esmamı verdim, kendi ruhumdan ruh üfürdüm" yani beni bulma cevheri verdim. O zaman kişiler o cevheri nefislerinin arzularıyla örtmeyip işleyerek Rabbin bir ve tek olduğunu bilecekler. Onlar ehli tevhittir muvahittir onlarda cennetliktir, Muhammedi olmamalarına rağmen. Bunların başlarına gelen imtihanları Müslüman olmayan bir toplumda doğdukları, elverişsiz çevre şartlarında yaşadıkları halde Yaratıcılarını bulacaklar mı bulmayacaklar mı imtihanından ibarettir. Bu kadar. O da onların kaderidir.

İlk bölümdeki konuşmamızı tamamladık kader meselesi kaza meselesi oradan buralara geldik ve geldiğimiz yer tam olarak şurası. Biz imtihanımız eşit şartlar altında oluyor mu? Şimdi buraya kısmen değindiniz Efendim. Benim dediğim şu Efendim, bu çocuk Müslüman bir toplumda Müslüman bir dünyada bir anne babanın evinde elinde doğan ile bir İngiltere de bir Alaska da ama Hristiyan bir toplum, dinden de haberdar..

Ama düşünecek. Allah akıl vermiş fikir vermiş cevher vermiş. Bir Tanrının çocuğu olur mu olmaz mı?

Peki biz düşünerek mi buluyoruz Efendim?

Ha biz düşünmeyerek bulursak zaten pek mümin olmuş olmayız, taklitte kalırız. Elbette taklitte kalırız. En azından güzel ve doğruyu taklit ettiğimiz için bir mükafata uğrayacağımızı umarız. Ama düşünmek lazım ki yavrusu olan bir Tanrının, anası ve babası da olması lazımdır. İsa nasıl bir kul ki, hem Tanrı hem kul. Museviler düşünmeliler ben Allah'ın akrabasıyım öteki insanlar ne? Öteki insanlara değer vermeyen böyle bir Tanrı telakkisi, böyle bir din telakkisi yanlıştır. Akla mantığa aykırı bir kere. Oradan anlamalı! Anlamıyor. Anlamazsa cehenneme kütük olur ne yapayım. Bu kadar kolay.

Şimdi Hocam başka bir konu. Hemşehriniz Efendim Bursa'lı ve meslektaşınız Efendim avukat. Şöyle sormuş: Bir meslek olarak moda tasarımı ve tekstil alanındaki üretim. Moda ve onun uzantıları konusu ikinciside kendi mesleğimiz avukatlık. Bu konuda hocam ne söyler neler anlatır?

Hiç bir mesleğin - meslek demek süluk etmek yani yükselinmesi şart olan şeydir. Dolayısıyla meyhanecilik bir meslek değildir. Din Cenab-ı Hakkın sahip olduğu bir kurumdur. Ve Cenab-ı Hakkın kendisine yeryüzünde halife olarak yarattığı eşref-i mahlukat insandır. Öyleyse din insana aittir. Eşyanın elbisenin, yolun, aletin, edevatın, aracın, vasıtanın Müslümanı gavuru olmaz. İnsanın Müslümanı olur. Dolayısıyla mesleğinde Müslümanı gavuru olmaz. Cenab-ı Allah Resulü Kibriya Aleyhi Ekmelüttehaya Efendimiz Hazretlerine olan muhabbetinden ve hatta taziminden dolayı - Allah kimseye tazim eder mi? Ediyor. "İnnallahe ve melaiketehu yusallüne alennebiy" ayeti Rabbül Alemin'in Habibi Edibi Zişanına taziminin ifadesidir. İşte bu muhabbetten dolayı daha evvelki peygamberlerinin ümmetlerine vermediği bir hal ihsan etmiştir. Muhammed Mustafa'sının ümmetine. Buda tapınma ritüelleri dışındaki yani namaz, oruç, hac gibi tapınma ritüelleri dışındaki günlük muamelelerde Allah ve Resülunun rızası gözetilirse o muameleler ibadettir. Aynen tapınma ritüelleri gibidir.

Avukatlık yaparken karşındaki haklı olsa bile bir takım usul kaide insanların koyduğu usullere göre - zaman aşımıydı, evrak eksikliğiydi, zamanında itiraz etmemekti gibi bir takım usuller var - bunlara riayetsizlikten dolayı adam haklıyken haksız duruma düşürüyorsan ister Müslüman ol ister gavur ol yaptığın iş haramdır, kazandığın para haramdır, helalden kazandıklarını da kirletir.

Yani tamamen teknik bir meseleden dolayı diyelim.

Yani netice itibariyle haksızı haklı, haklıyı haksız çıkarıyorsan bitti.

Orada bir tartışma olmaz. Sorudan benim de kısmen anlayabildiğim acaba avukatlıkta kullandığınız kıstaslar ölçüler o yasalar sizin inancınıza sizin inandığınız şeylere uygun değilse?

Uygun. Bakın, insanların çıkardığı kanunların yüzde 99,¾'i Allah'ın koyduğu kanunlara uygundur. Bak yüzde 99,¾ diyorum sana.

Baya iddialı bir şey

Evet iddialı. Mesela birisi itiraz etse, kalksa deseki: "İslam miras hukukunda kız evlada erkek evladın yarısı kadar hisse verilir" dese, şimdi kimi de "Bu medeni kanunda yok bu İslama aykırı" dese, cahilliğini yüzüne vururum. Çünkü yine aynı medeni kanunumuzda vasiyet yapma serbestliği var. Bu vasiyet yapma serbestliğinde mirasçıların mahfuz hisse diye bir hakları vardır, onun üzerinde miras bırakan da tasarrufta bulunamaz. Kanunun koruduğu bir hak bu. Zaten bu hak İslamın, İslam hukukunun kız evlada tanıdığı hakkın üstündedir. Dolayısıyla sen İslam Hukukuna göre miras taksim planı yapsan ve bunu vasiyetinde yazsan, bu devlet şimdiki yürürlükte olan medeni kanuna göre onu yerine getirmek yükümlüdür.

Mesele sizde aslında, doğru dürüst bir vasiyet bırakırsanız

E bil öğren. "Herkes nerden bilecek Efendim nereden öğrenecek" a benim gözümün nuru terfi etmek için seksen tane kursa gidiyorsun, yabancı lisan öğreniyorsun bilmem ne yapıyorsun. Birazda bunu öğren yani.

Ama buda avukatların bir görevi olmalı Hocam, hukukçuların bu konuda bizi aydınlatmaları lazım.

Şimdi bir takım genel şikayetlerde var. Maalesef Türkiye de İslam Hukuku sadece ilahiyat fakültelerinde okutuluyor. Hukuk fakültesinde, bilmiyorum şimdi var mı, çünkü çoğaldı bizim zamanımızda bir İstanbul bir Ankara vardı. Biz İslam Hukuku okumadık. Okumadık. Bu ayıp bir şeydir. İlim bakımından eksikliktir. Yani ders olarak İslam Hukuku dersimiz yoktu bizim, İstanbul Hukuk Fakültesinde. O zaman ilahiyat fakültesi yoktu, yüksek İslam Enstitüleri vardı. Onlar okudu. Onlar asli bir ders olarak değil genel olarak okudu. Ama hukuk fakültesinde Roma Hukuku okuyorsun İslam Hukuku okumuyorsun. Bu bir rezilliktir.

Müslüman bir toplumda İslam Hukuku..

Bırak Müslüman toplumunu ya, bilgi toplumunu konuşalım. Bergama Hukuk Fakültesinde İslam Hukuku kürsüsü var. Kuzey İtalya da. Çok eski bir - aşağı yukarı 700 senelik bir hukuk fakültesidir Bergama Hukuk Fakültesi, kuzey İtalya da. Çünkü beni onun 700. kuruluş yıl dönümüne davet etmişlerdi, bende gitmiştim falan filan. İslam Hukuku kürsüsü var, bizde yok. Onun için yani avukatların bilmesi lazım. Meraklıysa bilir meraklı değilse bilmez ne yapıyım.

Efendim, dolayısıyla avukatlıkta, hak kaydırmak değil hakka riayet etmek için hakkı ortaya koymak için çalışıyorsan elbetteki fevkalade doğrudur güzeldir. Bir büyük Zat hakkında güzel bir yazı okumuştum. Fikren de iştirak etmedim burada da itiraf edeyim. İstanbul'un dışından bir memleketten babası İstanbul'a okuması için gönderiyor - Osmanlı zamanında ama - o delikanlı çok güzel tahsil yapıyor sonunda medresenin fıkıh bölümünden yani hakim kadı olmak için okumak istiyor. Babası diyor ki "Olmaz". Neden? "Hakimlik mes'uliyetli iştir, bir yanlış hüküm verirsin mes'ul olursun" diyor ve o zatı şerif başka bir ilme giriyor. O ayrı mesele.

Benim itirazım şu: Mes'uliyetten korkarsak ve korkarak o işten vazgeçersek, o iş mes'uliyetten korkmayan Allah'tan korkmayan vicdansız heriflerin eline geçer. Yalan mı? Çünkü Resülullah Efendimizin müjdeleri var. Allah ve Resülu rızası gözetilerek bir hüküm verildiğinde bu hüküm isabetsiz olursa bir ecir alır, isabetliyse bilmem en az kaç ecir alır. Yani günaha girersin diye bir şey yok. Çünkü incelik orada Allah ve Resülu'nun rızasını gözetmek. Bunu gözetiyorum ama beceremedim yine ecir alırım. Böyle korkarsak eğer, korkup kaçarsak, yüce mevkiler Adalet gibi yüce mevkiler Allah ve Resülunden korkmayan utanmayan vicdansız heriflerin eline geçer. Böyle mi olmalı?

Bizi hep şey eleştiriyorlar içtihat kapısı kapandı yapılmıyor falan

O ayrı bir mesele, ne münasebet her an içtihat vardır.

Teşvik eden bir şey var değil mi Efendim "İçtihat yapın" diyor. Hata yapınca günaha gireceksin falan değil "hata yaparsan sevap alacaksın" diyor yeter ki içtihat yap.

Çünkü o içtihada göre de hareket edecek senden daha az bilen ama o yaradılışta o tabiatta olan insanlar vardır. Onlara hizmet edecek çünkü.

Onları kurtarırsınız.

Tabi. Konuşmayım münakaşa konusu olur. Bir şey hakkında bir Şeyhülislamın fetvası var. Diyorlar ki "Efendim bu çok tehlikeli bir konu, şu hususta fetva verdiniz yani çok muhataralı nasıl yaptınız bunu." "Kardeşim, Cenab-ı Hak bana bu mevkiyi ve bu vazifeyi ihsan etti. Hiç umursamayıp yan gelip yatsa mıydım yoksa insanların derdine bir çare bulmaya mı çalışsaydım? Ben ikincisini yaptım. İsabet ettiysem Rabbim mükafatını verir. İsabet edemedi isem Rabbim beni cezalandırır ama bana inanarak öteki kulları kurtaracağı için umarım ki öteki kullarına olan muhabbetten bana da ceza vermez."

Risk alıyor değil mi Efendim

Yani elini taşın altına sokmadan idare ve ilim olmaz. İşte hukuk, avukatlık, hakimlik, savcılık yani hukuk mesleği böyle - bir de insan hukuk okuyunca illa avukat savcı hakim olacak diye bir şey yok. Hukuk tahsil etmiş bir bakkal, hukuk tahsil etmiş bir balıkçı, hukuk tahsil etmiş bir kahveci, vardı benim gençliğimde. Genç delikanlıyken taksimde bir kahve vardı kahvehane, kıraathane ama gazete var kitap var orada sohbet eder büyükler, efendim bizde dinlerdik. Sonra Eski Küllük Kahvesi..

Meşhurdur evet.

Ha onun sahibi hukukçu değildi ama taksimdeki kahvenin sahibi hukuk okumuştur.

Marmara Kıraathanesi varmış işte anlatıyorlar

Evet hep sohbet haneydi onlar. Yani Mükremin Halil Yinanç'lar, İbn'ül Emün Mahmut Kemal'ler, onlar gelirlerdi. Kazım İsmail Gürkan İstanbul Üniversitesi Rektörü, o gelirdi kahvehaneye. Kahvehane değil onun adı.

Necip Fazıl'lar falan.

Necip Fazıl'lar daha sonra. Yani öyle bir kahve kültürü, kahvehane kültürü, lokal yaa. Mahallenin bir araya geldiği lokal o. İşte hukuk mesleği illa avukat hakim savcı değildir, hukuk tahsili görmüş bir radyocu neden olmasın dimi.

Moda tasarım ve tekstile gelince, tekstil zaten - benim tekstil için bir tarifim vardır. Ben bir kere Bursalı ailenin çocuğu olmam itibariyle tekstilin içindeydim çünkü evimizin içinde dokuma tezgahı vardı. Dedem dokumacıydı, dokuma yapardık. Bende çok tezgah salladım çocukluğumda. Yani ilkokul çağlarında ortaokul çağlarında. Kılı çul yapmak sanatına tekstil denir. Tabi onun bir önceki dönemi de - evvela her şeyde kıl olmaz. İpek keten yün ve sonra da tabi petrolden üretilen. İnceltilerek kesilmiş o kıl yani lif. O lifin çul haline gelmesi için evvela kumaş haline gelir. O kumaş terbiyeler görür. Sonra kesilir sonra dikilir ve üzerine kıyafet olur. Bu çok ciddi bir meslektir.

Ve örtünmek Allah'ın kati emirlerinden biridir. Hz. Adem'in beşer sıfatına büründüğü ilk an olan. Dikkat buyurun, beşer şekli değil beşer sıfatı. Yani cinsiyet. Yani memnu ağaca yaklaşması anında ilk yaptığı ibaret nedir? Giyinmektir.

İbadet

Tabi. Gayet tabi ibadet. Giyinmek ibadettir. Çıplaklık Allah'ın emrine muhalefettir, giyinmek ibadettir!

Valla doğru

İlk ibadet giyinmektir, Hz. Adem'in yaptığı ve Cennette. Cennet'ten çıkınca zaten örtündü. Hatta bak açık söyleyim. İlk çıkıldığında sadece birbirlerine Hz. Adem ile Hz. Havva'nın birbirlerini göz ile gördükleri için sadece birbirlerinin göreceği yerleri örtüyorlar. Toprak diyor ki "Ya Rabbi, senin bu kullarını alttan görüyorum, görmek istemiyorum". Allahü Zülcelal bunun üzerine altlarını da kapamalarını..

Yani şu mu Efendim. Sadece birbirimizden saklanmak değil.

Bizim varlığımız sadece birbirimiz miyiz? Allah'ın melekleri var diyoruz, görmüyoruz, koklamıyoruz, tatmıyoruz işitmiyoruz ve dokunamıyoruz diye yani beş duyuyla algılamıyoruz diye yoklar mı? Niçin namazda kendi evindeyken, tek başına odandayken nafile namaz kılıyorsun, neden örtünüyorsun? Sen erkek olarak göbeğinden diz kapağına kadar, bacım da eli yüzü ve ayağı dışında örtünmekle yükümlü. Kimden örtünüyor? Kimse yok ki! Kimse dediğimiz sadece insandan ibaret midir? Cin var, melek var, eşya var; eşyayı cansız mı zannediyorsun? Hatta müsadelidir; dirseklerinin deyeceği kadar bir darlıkta gusül abdesti alırsan peştemal örtmemeye müsaade edilmiştir. Daha geniş bir banyoda gusül abdesti alırken peştemal örtmeye mecbursun.

Yani mecburluk dediğimiz..

Baya mecbursun. Dini mükellefiyet. Abdest almak ibadet değil midir? İbadetin dış şartları yok mu? Gusül abdestinin dış şartlarından biride örtülü olmaktır. Ancak müsadesi vardır. Bugünün ölçüsü ile söyleyim, bir duşa kabinde bir insan zor sığıyor zaten, duşa kabinde müsaade edilmiş. Büyük bir banyo var, çamaşır makinesi var orada lavabo var, tuvalet var, küvet var, kocaman yer; çıplak gusül abdesti alamazsın.

O kadar bile..

Gayet tabi. Örtünmek böyle bir şeydir. Hasılı, işte Hz. Adem'in bile ibadet kastı ile yaptığı ilk şey giyinmek olduğuna göre, tekstil faaliyeti helal bir faaliyettir.

Moda

Moda da böyledir.

Ama moda başka bir şey Efendim.

Hayır Efendim.

Kapitalizmin ürettiği, daha çok tüketmek..

Öyle değildir. Öyle değildir. O şimdiki hali. Evvela bir doğrusunu bilelim sonra bozulmuşunu konuşuruz. Şöyle söyleyim Allah'ın koyduğu ölçüler haricinde giyinmek haram olduğu için onun adına moda denmez. Moda geçici hevestir kelime itibariyle, lügat masanı. Geçici toplumsal heveslere moda denir. Ama renginin beyaz olması siyah olması, şeklinin ceketin kruvazör mü olacak üç düğmeli mi olacak, bunlar önemli değildir. Bunlar iç dış şartlar. Ama kadın ve erkek giyiminde mutlaka olması gereken şey şudur, vücut hatları belli olmayacak. Bu kadar bitti. Bunun rengi ne olmuş şu olmuş bu olmuş, bunlar modaya göre değişebilir ve giyimde Allah şunu giyeceksin bunu giyeceksin dememiştir, örfe bırakmıştır yani toplumsal adetlere bırakmıştır ama örf nasa muhalif olmaz.

Hiç yorum yok: