16 Nisan 2010 Cuma

Senin bir Torunun olacak O'na dikkat et

Ömer Tuğrul İnançer'in 15 Nisan 2010 tarihinde Burç FM'de Sadettin Acar'ın sunduğu Seyir Defteri programında yaptığı sohbetin yazıya dönüştürülmüş halidir.

Efendim Nisan ayı malumunuz Türkiye de özellikle Türkiye de Kutlu Doğum etkinliklerinin çok yoğun olarak yapıldığı bir ay, miladi hesaba göre Efendimiz Aleyhisselatuvesselam'ın Nisanın 20'sinde doğduğu hesaplanarak bizde daha çok bu etkinlikler Nisan ayında yapılıyor. Aslında 12 Rebiülevvelde de yer yer bu etkinlikler yapılıyor olsada..

Olsun Efendimizi anmaya bahane aramak, miladisi, hicrisi, kamerisi şemsisi Efendimizi her an ansak her an ona benzemeye çalışsak biz karlı çıkarız.

O zaman Efendim biz nisanın ortalarındayız. Efendimizin Mübarek Doğumlarının da yıl dönümleri de miladi hesaba göre o vakitlerdeyiz o civarlardayız. İsterseniz biz de kendi programımızda çokça konuşuyoruz ama hep konuşalım. Efendimiz Aleyhisselatuvesselam'ın en azından bugünden bakınca biraz bugünün perspektifiyle hani tarihi bir Şahsiyet olarak orada tarihin bir döneminde yaşamış, orada kalmış bir şahsiyet olarak değil de bugün yaşayan bugün bize can veren bize himmet eden bizden daha canlı bir şekilde aramızda duran Efendimizi konuşmak..



Evet. Kur'an-ı Kerim deki tabirle içimizde. "Ente fıhim" içimizde. Efendimizin tabi bir tarihi şahsiyet olarak algılanması ancak maddi kafayla mümkündür. Maddi bir düşünce sistemiyle, benlikten kaynaklanan, eski dönemlerin geri şimdiki dönemlerin ileri olduğu zannı ile konuşulan lakırdılardan ibarettir. Burada şunu söylemek lazım "medeniyet ilerlemektedir" lakırdısı yanlıştır. Böyle bir ilerleme falan yoktur. Mahiyet değişiklikleri yoktur zuhur değişiklikleri vardır. Bu zuhur değişikliklerini de ilerilik olarak görmek sadece nefsaniyetten kaynaklanır. Bugünün medeniyet denilen teknik gelişmişliği diyelim, sadece alet ve adet değişikliğinden ibarettir. Bunun tipik örneği aydınlanma aletleridir. Zeytinyağı kandilinden meşaleden hava gazı lambasından elektrikten; bunlar aletler. Hep aletler. Ve bedenin rahatına dönük aletler. Aydınlanmadan konuşan kimse yok. Herkes aletlerden konuşuyor. Aydınlanma nerede? Bu kadar çok elektrikler var yollar aydınlık geceleri de istediğimiz şekilde istediğimiz açıdan yok kırık ışık yok direk ışık bir sürü şey, tamam.

Pekii yağ kandiliyle yazılmış bir Mesnevi mi yazabildi bu günün insanı. Tipik örnek odur yani. Ayrıca işte efendim yazı 5000 sene icat edildi. Bu laf yalan bir laftır. 5000 sene evvelki yazı bulundu. Bulundu demek o zaman icat edildi demek değildir. Hz. Adem'in suhuf sahibi bir peygamber olduğunu biliyor muyuz? Suhuf ne demek? Sahifeler demek değil mi. Ee yazı yoktu da ne okuyordu Hz. Adem. Sonra işte efendim bu yontma taş devri, cilalı taş devri falan filan.

Özür dileyerek çok özür dileyerek, mesela Efendimiz içinde kitap sahibi peygamber deniyor.

Yani dört tane kitap onlar ayrı. Tevrat, Zebur, İncil, Kur'an ayrı.

Efendimiz dede bir kitap yoktu ama.

Ama netice itibariyle kitap olmasa da mushaflaştırılmış. Kitap demek her zaman böyle iki cilt arasındaki sayfalar demek değildir. O sayfalardır. Şimdi Hz. İsa hakkında Kur'an-ı Kerim ne diyor: "Allah'ın bir kelimesi olarak geldi." İsa kelime midir? Demek ki o mana değil. Bakın..

Yani kelimedir de anladığımız anlamda değildir.

Tabi anladığımız anlamda değildir. Hz. İsa kelimedir ama bugünkü kelime, sözcük - hani bugün Türkçeleştirildiya sözcük diye - Hz. İsa sözcük müdür? Elbette değildir. Demek ki oradaki kelime, oradaki mushaf, oradaki kitap anladığımız lügat manasıyla değil deyimsel manasıyla anlaşılması lazımdır. Efendimize gelen "Oku" emrinden bahsetmiştik. Efendimiz bir nüsha bir metin okumadı ve bilmiyorum dediği okuma yazma değildi. Özellikle 25 - 35 yaş arasındaki Hira dağında zaman zaman yaptığı halvetler. Bu 35'inden sonra  çok sıklaştı, müddeti uzadı. Yani 1 - 2 gün yapıyorsa 8 - 10 güne çıktı. Daha sık aralıklarla olmaya başladı. Ne yapıyordu Efendimiz? Düşünüyordu. Tefekkür ediyordu, nefsini ve kainatı. Nur dağı yüksek bir dağdır etrafı dağlık olmasına rağmen, ufku açık bir dağdır ama ne olursa olsun Efendimizin Ufkunu görebildiği o baş gözü ile görebildiği manzara ile daraltmamak gerekir. Bir kere taa güney Mekke'den Şam'ın güneyine kadar geniş bir coğrafyaya bizzat seyahat ederek oraları görmüş. Bu baş gözüyle görmüş ama Hz. İbrahim hakkındaki Kur'an-ı Kerim deki kıssada ne diyor. İbrahim mağarada büyüdü. Sonra mağaranın dışına çıktı gece mağaranın dışına çıktı ve o zamana kadar çocuk yaşında bile bir - yalnız mağara derken bunu bir iptidailik değildir. Mağara devri insanları diye o maddiyatçıların anlattıkları başka bir şeydir.

Bugün hala mesela bizim orta Anadolu'da Nevşehir civarında mağaralarımız var. Soğuk hava depolarından çok daha sağlıklı bir şekilde meyve sebze erzak saklanır hala oralarda. Kullanılıyor, insanlar orada yaşayabiliyorlar. Yani bu bir iptidailik, ilkellik değildir, bir yaşama tarzıdır. Dolayısıyla Hz. İbrahim'inde mağarada büyüdü demek estağfirullah iptidai bir biriydi demek manasına gelmemektedir. Ne diyor Kur'an-ı Kerim: Yıldızları gördü o zamanki - çocuk diyelim - çocuk aklıyla bile bir Rab, bir Yaratıcı, bir İdare Edici, bir Sahip olduğunun farkında. Onun kim olduğu malum. Yıldızları görünce hah dedi - hep karanlık çünkü yıldızları görünce pırıl pırıl hah dedi. Biraz sonra ay çıktı, ooo dedi bu işte bu. Güneş çıkınca tamam ya bu işte, etrafta aydınlandı filan ve güneşte battı. Ve ne dedi "Böyle doğup batan şeyden, görünüp görünmeyen yani bazen görünen bazen görünmeyen şeyden Rab olmaz. Bunları bu şekilde idare edendir, Rab. Ve görünmekten münezzehtir yani baş gözüyle görünmekten münezzehtir. Yani maddi algılamadan münezzehtir." dedi. Bu ne demek. İşte Resülullah Efendimiz elbette Rabbini biliyor o ayrı meselede Rab aramıyor O, kainatı arıyor. Onu okumak istiyor.

Bakın bu deyimler öğrenilmeden yani lisanın incelikleri lügat karşılığı değildir, sözlüktekiler değildir. Kendimizden misal verelim günlük hayatımızdan. Benim size borcum var. Elli lira almıştım geçen gün vermedim hala. Bugün verdim borcumdan temizlendim. Hamama mı gittim Sadettin Bey? Temizlenmek burada bir deyimsel tabirdir. İşte Efendimizin "Okuyamıyorum" demesi okuma bilmem değildir. Okuyamıyorum neyi okuyamıyor? Kainatı okuyamıyor. "Elbette okuyamazsın" dedi Cebrail. Nasıl okursun? Bir kudret ısharı veya kudretinin bir zerresinin belirtilmesi olarak Cenab-ı Hakkın, seni bir çiğnem et parçasından yaratan her şeyi öğreten - işte kalem, kalem bildiğimiz tükenmezmi, silomu, dolma kalem mi, kurşun kalem mi, sabit kalem mi? Bu değil yav. Kalem bu değil. "Alleme bil-kalem" deki kalem bildiğimiz kurşun kalem veya tükenmez kalem değil.

Şimdi kalem ne işe yarıyor bizim bugünkü manada? Beyaz bir kağıt üzerine yani levha -levhu kalem- levha üzerine yazdığınız şey nedir? Sabittir değil mi? Hah. İşte Allah'ın verdiği bilgiler değişmez sabit kanunlardır. Güneş her gün aynı yerden doğar yani aynı tarihte hep aynı noktadan doğar, bulunduğun coğrafyaya göre. Aynı yerden batar. Bu bir misal. Gökteki yıldızların belli bir değişimi vardır. "Sen dağları hareketsiz sabit görürsün ama onlar hareket halindedir" demiyor mu Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerimde. Bunlar ne işte? Bir beyaz kağıt üzerine bizim kalemle yazıp sabitleştirdiğimiz belgelendirdiğimiz gibi levh üzerine kalemle tespit edilmiş gibi demektir. Bu "gibi"yi koymadığımız zaman anlamayız. Allah elinde kalem yazı yazıyor diye anlarız. Olmaz o zaman. İşte bu kudretin sahibi. "Sana kalemle her şeyi öğreten, yani tespit eden, tespit edilmiş bilgileri veren seni bir çiğnem et parçası iken böyle insan olarak yaratan o Rabbinin adı ile" - adı derken bu sadece bir besmeleden ibaret değildir. Rabbini devreye sokarak okumaya çalışmazsan; okuyamazsın, kendi kendine. Cebrail Aleyhisselam'ın söylediği budur ve oradaki "İkra" bildiğimiz kıraat etmek manasına değil kainatı okumak manasınadır.

"Ben senin aklından geçenleri okuyorum" senin aklından geçenler - böyle bir konuşmak bizim Türkçemizde var değil mi? Evet. Aklından geçenleri okudum. Niyetini okudum. Peki okuyor muyuz hakkaten yani? Yazımı var orada? İşte bu manadadır, buna anlatamıyoruz hayret bir şey yav. İşte Efendimiz Aleyhisselam kırkına kadar ki oradaki hayatı - tabi günlük hayatı da var ayrı mesele. Hz. Hatice validemizin,  öyle muhabbet meselesidir ki bu, güneş ve sıcak dağ dediğin böyle bizim Karadeniz dağları gibi yemyeşil değil yani bildiğin kaya. Orada tabi sıcak, Hz. Hatice validemiz hizmetkarlarına "bana ılık su getirin" diyor güneşte ısınmış su getirin. Soğuk su var yani destiye koyduk havalandırdık bilmem şunu yaptık bunu yaptık. "Yoook" diyor, "Benim Efendim orada soğuk su içmiyor ben soğuk su içmem." Bunu bir hürmet olarak görürsek bu meseleyi anlamayız. Bu muhabbettir. Hürmet değildir. Bu muhabbettir. Çünkü hürmet karşıya gösterilen bir şeydir. Sevgi kendi içinde yaşanan bir şey. Hz. Hatice'nin Hira Mağarasına kaç km. uzaklıktaki hanesinde ılık su içmesinin Resülullah Efendimize bir saygı gösterisi olduğu değildir. Efendimiz taa nerde bir kere. Göstermiyor ki, ama kendi içinde muhabbetini yaşıyor. "Efendim serin su içmezken ben içmem" diye.

Ve Nur Dağını Hira Mağrasını bilenler biliyorlar. Hz. Hatice'nin geldiğini gördüğü veya hissettiği zaman Resülullah Efendimiz "Haticem çok yürümesin, bu yokuşu çıkmasın, bu dağa tırmanmasın" diye kendisi aşağıya iniyor. Mescid-i İcabe diye bir yer vardır, bir mevki vardır, Mekke ile Hira arası, Cebeli Nur arası. Yani genellikle orada denk geliyorlar. Sonra oraya anıtsal mahiyette abidevi olarak bir mescit yapılmıştır oraya Mescid-i İcabe denir. Oraya kadar iniyor Efendimiz. "Haticem elinde yemekle malzemeyle taaa tepelere çıkmasın" diye. Oradan malzemeyi alıyor tekrar kendi yukarıya çıkıyor. Bu ne bu? Bu muhabbet değil mi? Daha nasıl muhabbet olacak. İşte Resülullah Efendimizin dünyaya teşrifi de bu kırkına kadar ki yaşayış tarzı da bizim için örnek alınacak peeek çok hadiseyle doludur.

Biz şeyden girmiştik aslında Efendim: Hz. Adem'in suhuflarından..

İşte Hz. Ademin - ikra meselesine oradan geldikte - Hz. Adem'inde Hz. Adem, Hz. Nuh, Hz. İbrahim bunlar suhuf sahibi peygamberler. Yani kendilerine vahyolunan emirler, tavsiyeler, ibadet tarzları şunların bunların hepsi kitaplaştırılmış, kitap haline getirilmiş, sayfalandırılmış. Okuma yazma bilmiyorsa neyle okuyor neyle yazıyor. Yani iptidailik yok, Hz. Adem'in hayatında bile. İptidailik, ilkellik bugün 2010 senesinin efendim işte nisan ayı neyse, şuanda Afrika'da ve Avusturalya'nın ortalarında ağaç kovuğunda mağarada hakikaten ilkel olarak yaşayanlar var mı yok mu? Var aborjinler..  El değmemiş - bak ben 2007 de Endonezya ya gitmiştim orada bir ilim adamıyla görüştüğümüzde Endonezya Devleti hudutları içindeki adaların birisinin merkezine bir ilim heyeti gitmiş kırk küsür tane nebat yeni henüz bilinmeyen bitki, yirmi küsür tanede hayvan cinsi. İrili ufaklı yani böcekten efendim kuşa kadar bilinmeyen, şimdiye kadar bulunmayan cinsler bulmuşlar, tespit etmişler. İlim adamı bunu söyleyen.

Hala daha tam manasıyla dünyamız keşfedilmiş değildir ve hala bir yandan uzaya gidilirken, marsa gidilirken aya gidilirken bir yandan da - bir televizyon programında görmüştüm - hastalıktan korunmak için sığır gübresini yakıyorlar, onun külüyle vücutlarını buluyorlar ve üzerine sığır idrarı ile o külleri temizliyorlar bu temizlikse artık öyle yapıyorlar. Ha bunun mutlaka bir faydası vardır haa henüz tıp bunu keşfetmemiş olabilir. Çünkü idrar enteresan bir şeydir, Allah indinde pistir necisdir ayrı mesele. Ama bir şey söyleyim laf geldi diye. Gebe kısrağın gece yattıktan sonra sabahleyin ilk idrarı alınır, hasta bir ağaca dökülürse yüzde 90 o ağacın hastalığı iyi olur. Bunlar tecrübi bilgilerdir henüz laboratuvara girmemiş şeyledir. İşin o tarafı başka.

Yani iptidailik ilkellik ve medeniyet denen şey hala mevcuttur o zaman dada mevcuttu. Dolayısıyla Resülullah Efendimiz vakti cahiliyet denilen bir topluma geldiği zaman o toplum bizim anladığımız bu günkü manada cahil bir toplum değildi. Zaten Kur'an-ı Kerim deki bazı ayetler - iki tane misal vereyim. Biri "El haccu eşhurun ma'lumat", diğeri "Min erbaha tülhu". "Sizin bildiğiniz aylardadır hac ayları" diyor. Keza Allah indinde ay on ikidir bunların dördü zaten haramdır biliyorsunuz diyor. Söylemiyor zaten biliyorsunuz diyor. Malumat ne demek? Bilinen aylardadır hac. Bilinen yani siz biliyorsunuz bunu zaten. Öyleyse vakti cahiliyet denmesinin sebebi ne? Allah'ı bilmiyorlar. İstediğin kadar bilim sahibi ol Allah'ı bilmiyorsan cahilsin. Bunun ifadesidir vakti cahiliyet. Yoksa çok yüksek bir sözlü medeniyet sahibi, devlet idaresinde bir site şehir Mekke, çok önemli bir idare sistemi var, çok önemli gelenekleri var. Ne ile oluşuyor, ilkel bir toplumda gelenek olmaz ki. Yerleşik düzen var. Evlere girişler çıkışlar bile bir takım kaidelere bağlı. Hatta işte bir takım eski Arap putperest toplumun bir takım yeminleri vardır "Evime kapıdan girmeyecem" filan diye Allah bunu yasaklamıştır Kitab-ı Kerim'inde malum.

Bunlar ne bunlar? Bugünkü teknik manada konuştuğumuzda medeniyettir. Allah'ı bilmedikleri için cahillerdir. Öyleyse bir bugünün gelişmiş aletlerini - neye göre gelişmiş - bedenimizin daha az yorulmasını temin eden aletlerini medeniyet olarak algılayamayız. Geçenlerde bir kalabalık yerdeyiz, bir ziyaret yerindeyiz. Elinde cep telefonu - medeni bir alet değil mi cep telefonu amaa sadece şekli insan batını hayvan biri ne sıra ne seki ne bir saygı olmadan langırt diye toplumun içine girdi, benim de hey heylerim geldi gırtlağından tuttuğum gibi attım dışarıya. Cep telefonuna sahip olmak medeniyet ölçüsü değildir. İnsanların hakların riayet medeniyet ölçüsüdür. Bugünün ileri teknolojisine sahip devletlere bakalım, o teknolojiye sahip olmayan milletlerin hakkını yiyor mu yemiyor mu?

Çok basit bir şey söyleyelim. İlaç sanayi ile meşgul olanlar bunları biliyorlar. Mesela Amerika, açık söylüyorum. X ilacını satıyor. Amerika'dan aldığınız zaman o ilacı onun etkin maddesi yeterli ölçüde ve oranda olduğu için iyi gelir. Orta doğuda, orta amerika da, balkanlar da aldığınız zaman bu ilacı etkin maddesinden çaldıkları için iyi gelmez. Bunu doktorlarımızda iyi bilir, ecza ilmiyle meşgul olanlarımızda, eczacılarımızda bilir. Bu mu medeniyet? Toprak mülkiyeti ve hakimiyeti, eğer toprağında gerek tarımsal gerek toprak altı zenginliği kuvvetli olandan fazlaysa demokrasi götürecem namı altında gelip işgal ediyor. Bu mu medeniyet. Onun için kimse bana teknolojinin medeniyet olduğunu söylemeye kalkmasın onlarında yazık ki kafaları çok maddidir derim. Resülullah Efendimizin ümmeti olan Müslümanlara doğru düşünmek yakışır. Çünkü zaten Kur'an-ı Kerim'deki tabiriyle mümin bütün ibadetlerini yapan falan filan filan filan filan filan ama tefekkür eden insandır. Tefekkür farzı ayndır. Tefekkür içinde bilgi lazımdır. Bilgisi olmayanın fikri olmaz.

Efendimiz Aleyhisselatuvesselam'ın yaşadığı dönem ve o dönemin tarihen yıl olarak bizden şu kadar asır önce olması Efendimizin medeniyet anlamında bizden geri olduğunu asla haşa gelemeyeceğini bunu çeşitli örneklerle hocamız belirtti. Şimdi Efendim, Efendimiz Aleyhisselatuvesselam'ın peygamberlikten önce Hira da tefekkür dönemi vardır, orada yoğun bir tefekkür ediyor ve kainatı düşünüyor. Sonrada Efendimiz Aleyhisselatuvesselam'ın tabi belli bir müddet sonra vahiy geliyor ve Efendimiz Aleyhisselatuvesselam'ın insanlara çıkıp konuşması anlatması başlıyor. Şimdi biraz şunu anlıyoruz değil mi Efendim? Efendimiz bir nevi hazırlanıyordu, bir sürece hazırlanıyor insanlar arasına çıkacak ve bunu sanki hissetmiş. Peygamberlik belkide söylenmiştir, peygamber olacağı..

Şimdi Efendimizin zatı itibariyle de öyle de, daha dedesinden başlayalım. Gençliğinde Yemen'e gitti zaman Abdulmuttalip Hazretleri bir zat ile karşılaşıyor, orada "Senin bir torunun olacak" Abdulmuttalib'in o kadar çok torunu var ki - gerçi o zaman yok henüz o zaman tek çocuklu genç bir delikanlı, henüz bir çocuğu var yeni evli daha. Efendimizin en büyük amcası Halis Bin Abdulmuttalip. O zaman bir çocuk babası delikanlı iken "Senin bir torunun olacak O'na dikkat et" diyor bir zatı şerif. Gelelim hemen zamanı yürütelim, Efendimizin doğduğu sabaha karşıyı Hz. Amine'den bebek bekleniyor, Abdulmuttalip Hazretleri de Kabe avlusunda oturuyor. İşte malum Ebu Leheb'in cariyesi geliyor koşa koşa merhum Abdullah'ın bir oğlu oldu. Hz. Amine bir Oğlan dünyaya getirdi. Hemen Hazreti Abdulmuttalip - hazreti diye bilerek söylüyorum ben bir habi değilim  Müslümanlığın Muhammed Mustafa ile değil Hz. Adem ile başladığına inanıyorum. Ve Efendimizin Ebeveyni ve Ecdad-ı Kiramı hakkında terbiyesiz konuşmaya ne razıyım ne tahammül ederim. Hz. Abdulmuttalip'i doğru okusunlar. Hz. Abdulmuttalip'tir. Ne yapıyor, bu haber gelince Ebu Leheb'in cariyesinden aya kalkıyor "Kabe'nin sahibi Allah'a hamdü sena ederim adını Muhammed koydum" Bütün etrafındakiler -Mekke'nin Reisi çünkü - "Allah Allah nasıl bir isim bu, niye hiç birimizin aklına gelmedi bugüne kadar ne kadar güzel bir isim" "Kabe'nin Sahibinden ama Sema istikametinden gelen bir sada ile torunuma bu ismi verdim" diyor. Yani Muhammed ismi şerifi Cenab-ı Allah tarafından Hadibi Edibi Zişan'ına saklanmış muhafaza edilmiş kimseye verilmemiş bir isimdir. O zamana kadar Muhammed ismi yok.

Çok da kolay bulabilinecek bir isim gibi görünüyor. Hamd, mahmud o kökten gelen..

Edebiyat olarak hamd kökünden türetilebilecek kolay bir isim aslında. Zaten bütün hepsi Abdulmuttalib'in etrafındakiler "Allah Allah ne güzel isim, biz neden bulamadık" diye söylüyorlar. Ama Rabbül Alemin o ismi Hadibi Edibi Zişan'ına saklıyor..

Kullanılmamıştır değil mi Efendim?

Hiç yoktur. Bakın Efendimizin asrı saadetinden önce çok ciddi bir Arap edebiyatı var. Ve bu Arap edebiyatının yazıya intikal etmiş bugüne kadar gelmiş bir çok metinleri var. Özellikle şiir nesirden daha ağırlıklı şiir var. Hasan, Hüseyin, Muhammed üç isimde yok. İlk defa Hasan ismi Efendimiz tarafından büyük torununa,   Hüseyin ismi küçük torununa verilmiştir. Bak Muhsin var, Efendimizin öteki torunu Hz. Fatma'dan olan. Muhsin var ama Hasan ve Hüseyin yok. Bakın ispatı kolay. Efsane mefsane değil bunlar. Dolayısıyla bu isimler böyle özel olarak verilmiş ve Hz. Abdulmuttalip Muhammed (s.a.v.) ismini koymuştur.

Keza zemzem kuyusunu bulan Hz. Abdulmuttalip'tir keza şeyi anlamıyorlar mesela - ebrehe de anlamamış hala ebrehe kafasında olan adamlar var. Ben develerin sahibiyim Kabe'nin sahibi Allah, O korur. Peki Resülullah Efendimizin bildirdiği Allah ne? Yav bunu anlamıyorlar. Mesela Efendimizin peder-i alilerinin isminin Abdullah olmasını da anlamıyorlar. Allah'ı Resülullah Efendimiz tanıttı. Hayır böyle bir şey yok. Allah'ı laf olarak ve isim olarak Mekke'li müşrikler biliyorlar. Efendimiz Allah var demedi ki "La ilahe illallah" dedi. Aradaki fark bu.

Birdir dedi..

Hayır ondan başka ilah yoktur dedi. Allah zaten birdir. Allah'ın birliği malum, Tanrının birliği önemli. Allahü Zülcelal'ın ismiyle beraber anmamak için söylemiyorum bir sürü put var. Kur'an-ı Kerim'de geçiyor diye söyleyelim, lat menat uzza geçiyor. Evveli var, her kabilenin ayrı birer koruyucu tanrısı var. Ve Allah ta var. Allah'ı yalnızca Yaratıcı olarak görüyorlar. Halik olarak görüyorlar. Yarattı sonra öteki işleri başkalarına verdi :) gibilerinden. Yani la teşbih baş tanrı algılaması bütün putperestlerde vardır. İşte zeus Yunan'ın zeusu. Yani Yaratıcı olarak tanıyorlar ama ve Kabe'nin de Allah'ın Evi Beytullah olduğunu biliyorlar. Beytullah lafı Resülullah Efendimizin tabiri ve icadı değildir. Zaten Beytullah diyorlar Kabe'ye. Efendim zaten Efendimizin peder-i alilerinin ismi Abdullah. Allah'ın kulu demek. Dolayısıyla Allah'ı biliyorlar ama yanlış biliyorlar. Efendimizin söylediğindeki incelik nedir? "La ilahe illallah: Allah'tan gayri tanrı yoktur." "Ötekiler sizin kendi uydurmanız böyle bir şey yok" Efendimize bunun için itiraz ediyorlar. Biz senin Allah'ına inanıyoruz sen bizimkilere inanmıyorsun diyorlar. Yahu siz benim Allah'ıma inanmıyorsunuz, siz benim Tek olan Tanrıma, Rezzak olan, Kayyum olan, Latif olan artık bütün Esmayı say sayabildiğin kadar - 99 ile sınırlı değildir haa bunu hep söylüyoruz. Siz öyle tanımıyorsunuz siz sadece Yaratıcı olarak tanıyorsunuz. Yegane mabut olarak da görmüyorsunuz, ötekilere de tapınıyorsunuz. Bu yok bu, yasak bu, böyle bir şey yok, bu sizin uydurmanız, ecdadınızın uydurması, böyle bir şey yok. Efendimizin söylediği bu. Dolayısıyla Allah ism-i şerifini biliyorlar ama Allah'ı mahiyeti ile bilmiyorlar. Aynen bugün kitabi dinlere sahip olan Hristiyan ve Museviler gibi.

Allahü Zülcelal "Lem yelid velem yuled"dir. Oğlu yoktur, oğlu yoktur eee, keza Allah Rabbül Alemin'dir, Rabbül Yahud değildir. Musevi inancında da Allah Rabbül Yahud'dur. Sadece onların Tanrısıdır. Biz neyiz peki. Yani Yahudi toplumunun dışındaki putperesti, Hıristiyanı, Müslümanı nedir? Ha sokaktaki köpek, ha domuz, ha insan; böyle bir din olur mu be. Dolayısıyla Allah telakkisi Resülullah Efendimizin öğrettiğinin dışına taşdımıydı adına Allah da desen o Allah değildir. Adı önemli değil mana ve mahiyeti önemlidir. Bizim tevhit telakkimizde Allah'tan gayri Tanrı yoktur. İlah yoktur. Mabut yoktur. Bu. Bunun dışında Allahü Zülcelal'in Tanrılık, İlahlık halinin sıfatının esmasının ne ise o - ne dersek eksik kalıyor - bunun dışında bütün esması insanlarda vardır. Hz. Adem'e verilmiş o. İşte bu telakkiyi algıladığımız zaman o toplumun Resülullah Efendimizin tebligatta bulunduğu toplumun ciddi bir medeniyet sahibi olduğunu biliyoruz. Suçlar belli, cezalar belli, ananeler var, yazılı olmasa da kanunlar var, herkes riayet ediyor - ha "Yanlışlıklarla dolu" yanlışlıklarla doluda olsa bir toplum düzeni var. Onun için Efendimizin tebligatta bulunduğu toplumu iyi anlamak lazım.

Bir de Müslümanlık - bunun artık mutlaka mutlaka anlaşılması lazım, ne yazık ki bu fevkalade bir şekilde anlaşılmıyor - Resülullah Efendimizin tebligatıyla başlamış bir din değildir. Hz. Adem'den itibarendir. Kur'an-ı Kerim'i biraz okusak ama ölünün arkasından değil sadece sevap kazanmak için değil birazda öğrenmek için. Ha Kur'an-ı Kerim öğreti kitabı değildir. Ona rağmen, ne yazdığını ve özellikle geçmiş kavimlerle ilgili - Kur'an-ı Kerim herhalde hikaye kitabı değil, niye geçmiş kavimlerle ilgili bu kadar hadiseyi anlatıyor Rabbül Alemin? Bunları da öğrenelim diye daha ne yapsın bize yani. Şimdi, müslim kelimesi Resülullah Efendimizden evvel Kur'an-ı Kerim'de başka kişiler ve topluluklar için kullanılıyor mu? Havariler biz Müslümanız diyorlar mı? "Nahnü Müslimin" diyorlar mı? Peki Müslümanlık Efendimiz ile başladıysa Hz. İbrahim ne oluyor? "O peygamber" peki o peygambere inananlar Müslüman değil mi? Hz. İbrahim'in ümmeti yok mu? Hz. Nuh'un ümmeti yok mu? Yusuf, Yakup, İshak artık say sayabildiğin kadar, bütün Enbiyayı İzam Hazeratının, isimlerini bildiğimiz ve bilmediklerimiz daha çok malum e bunların ümmetleri yok mu? Var bunlarda Müslüman. Öyleyse Müslümanlığın Resülullah Efendimizle başlamadığını bilirsek pek çok problemi halletmiş oluruz.

O zaman mesela bir takım cahillerin "efendim putperestlerin ziyaret yeriydi Kabe sonra Muhammed -Estağfirullah, bir kere Efendimizden sadece ismi şerifi ile bahsetmek müşrik adetidir. Efendimize mutlaka hazretti, cenabtı, ismi şerifinin önüne ardına aleyhisselamdı sallallahüaleyhivessellemdi ki en güzeli odur, Allah ona salat etsin biz beceremeyiz manasında yani mutlaka lalettayin bir insandan, kendi aramızdaki birinden bahseder gibi bahsetmek nedir; öyle günah münah değil ha, bu kadar hafif değil "Amellerinizi hapt ederim" diyor  Allah. Şimdi diyecekler ki sen hep böyle aynı şeyleri söylüyorsun. Kur'an-ı Kerim okurlarsa şeytanın Hz. Ademe secde etmediği hadisesi kaç defa anlatılıyor? Neden? Namaz kaç yerde var? Çok yerde var. Niye? Demek ki biz elhamdülillah Kur'an ile hemhal insanlardanız, Rabbimize namütenahi hamdü sena olsun. Kur'an-ı Kerimin tahkiye usulü - ne demek tahkiye usulü - öğretim sistemi öğretim üslubu tarzı ama tahkiyedir bunun adı özel ad var. Bu elhamdülillah bize geçmiştir. Dolayısıyla bazen diğer kitaplarda rastlanmayacak şekilde kitaplarımızda da, sohbetlerimizde de tekrarlar olur. Çünkü her bir tekrar o konuyla ilgili başka bir meseleden kaynaklanmaktadır. Sureyi Rahmanda kaç tane "febi eyyi ala i rabbikuma tukezziban" var?

Her ayetinden sonra var.

Niyeee? Çünkü hepsinin manası farklıdır da ondan.

Surenin yarısı "febi eyyi ala i rabbikuma tukezziban"

Evet neden? Hepsinin manası farklıdır. Allah kalabalık olsun diye mi yazdı onu, estağfirullah vahyetti. Öyleyse bizim tekrarlarımıza tekrar gözüyle bakmasınlar. Neyi nerede niçin tekrar ettiğimize baksınlar o zaman anlarlar.

Efendim bir iki dakikamız kaldı

Öyleyse zamanımız doldu. Bu, Resülullah Efendimizin dünyayı teşriflerinin güneş yılıyla seneyi devriyesi münasebetiyle her seferinde kulağımıza bir küpe koysak karımız olur. Şunun çok önemli olduğuna inanıyorum. Bunca senelik müşahadelerim de onu gördüm. Hem yurt dışında hem yurt içindeki Müslümanlarla ve Müslüman olmayanlarla münasebetimde şunu gördüm. Müslümanlığın Resülullah Efendimizle başlamadığını Muhammedilik ile Müslümanlığın birbirinden mahiyet olarak farklı olduğunu yani Muhammedilik derken Şeriat-ı Muhammediye. Elbette o Resülullah ile başlamıştır. Ama Müslümanlık Resülullah Efendimizle başlamamıştır, o zaten Müslümandır, peygamberliğini görev halinde tebligatı kainatı okumak suretiyle; bugünkü hesapla aslında 39 ama kameri hesapla 40 yaşında başlamıştır. Dolayısıyla Efendimizin her gün her an her vesile ile günde beş vakit "Eşhedü Enne Muhammeden Resulullah" fazla geliyor mu? Doymuyorsun az bile geliyor. Ha bazı kulaklardan bazı gönüllere batıyor o laf, onlarda Efendimizin ism-i şerifinin tekrarından lezzet almaya inşallah başlarlar.

Efendimiz bir hadislerinde buyuruyorlar ki "Sevdiğinin adı geçipte depreşmeyen mürüvetsizdir" ve elbette bu bir ayetin yansıması olan bir hadisdir. Cenab-ı Allah mü'minleri bir yerde nasıl tarif ediyor "Allah ismi şerifi geçtiği zaman tüyleri diken diken olur, tüyleri ürperir, boğazlarına bir şey takılır, kalpleri hızlı çarpar" bu nedir? İşte sevince Efendimiz Aleyhisselatuvesselamı, O'nun, O'na yakınlık kespetmek suretiyle Cenab-ı Allah'a veli olanları ve hatta Cenab-ı Allah'ın büyük ihsanından kaynaklanan O Velilerle arkadaş olanlar, onları sevenleri bile anıldığında yüreğin ürperiyorsa mürüvvet sahibisin demektir. Depreşmek işte o Efendimizin söylediği. Dolayısıyla biz günde beş vakit Efendimizin ismi şerifini ezandan işittiğimiz zaman sadece ezandan biraz yüreğimizde bir heyecan hatta bazen göz pınarlarımızda nem yaş akmasa bile, burnumuzda bir tıkanma boğazımızda bir yutkunma kuruluğu vesaire gibi hatta daha ileriye gidip "haaayt" diye şarhoş narası bile atıyorsak, muhabbet karşılıklı olduğu için mutlaka Efendimizde bizi seviyordur.

Biz ona saygıda kusur etmiyoruz ama bak şunu sormak lazım kendi kendimize seven saygısızlık yapabilir mi? Dolayısıyla sevgi çok üstündür. Resülullah Efendimize namütenahi arz-ı muhabbet ederiz.

Eyvallah Efendim. Çok teşekkür ederiz Efendim. Programımızın da sonuna geldik. Efendimiz Aleyhisselatuvesselam'ın miladi hesaba göre miladi takvime göre veladetlerinin seneyi devriyesi, yıl dönümleri bugünler nisan ayının 20'si. Biz de bu vesile ile Efendimiz Aleyhisselatuvesselam'ı konuk ettik, başımıza taç ettik..

Hayır! Bu başımıza taca karşıyım ben biliyorsunuz. İçimize içimize gönlümüze, çünkü başımızın üstüne koyunca bak dışımızda oluyo, bu dışımızdan artık Efendimizi içimize alalım. Başımızın tacı olmasın, gönlümüzün, içimizin, derunumuzun batınımızın içinde olsun.

O zaman şöyle: İçimize baktık ve orada onu gördük.

Ah! İnşallah.

Efendim çok teşekkür ederiz.

3 yorum:

Adsız dedi ki...

muhteşem bir anlatım taaaa derinlere işleyen peygamber efendimizi kalıplaşmış bilgilerin dışında çok fazla tanımıyorduk ama sohbetlerinizle ona olan muhabbetimizin nekadar sığ olduğunu gördüm. ,inşallah bunda sonra onu daha iyi tanımaya çalıcam.iyi ki varsınız ,rabbim razı olsun selametle kalın

Merve Fesli dedi ki...

Sevgili hocama bir soru sormak istiyorum, bir konusmasinda gecen bir ifade ile , nasil ulasabilirim?

Burak Sarac dedi ki...



Aşk yolu ummana akar
Yer gök hakka bakar
Gönül meclisi çerağı yakar
Hak La İlahe İllallah