28 Şubat 2008 Perşembe

Aşk, iki beden değil, iki gönül arasındaki ilişkidir

Ömer Tuğrul İnançer'in 28 Şubat 2008 tarihinde Burç FM'de Sadettin Acar'ın sunduğu Seyir Defteri programında yaptığı sohbetin yazıya dönüştürülmüş halidir.

Şimdi Efendim malumaliniz bu haftadan sonra yani şöyle Martın başlarından itibaren diyelim Türkiye'de yoğun olarak bir Kutlu Doğum hareketliliği başlıyor, işte çeşitli tarihlerde bu devam ediyor Nisan'ın sonlarına kadar bu gidiyor iki ay yaklaşık bir buçuk iki ay sürede çeşitli açılardan Türkiye'nin çeşitli yerlerinde Resülullah Efendimizi anma programları düzenleniyor.

Valla kim icat ettiyse Allah razı olsun. Zaten 12 Rebiüevvele sıkışmış idi bunu birisi icat etti birileri Allah razı olsun. Efendimizden daha çok bahsedilmeye O'nu daha çok tanımaya yönelik faaliyetler olarak tezahür ediyor. Çok hayırlı bir şey çünkü bizim hayrımız hayatımızda ne kadar çok Efendimizi örnek alıp O'na benzemeye çalışırsak fert olarak da toplum olarak da hayrımız Muhammed Mustafa'dadır. Aleyhisselatuvesselam. Başka bir şey yok.



Şimdi Efendim bu Kutlu Doğum programlarında tabi kimilerince aklı başında bazı yazarların eleştirisi de var aslında tabi bu tür etkinliklerde. Çünkü bu tür programlarda sanki çerçevesi belirlenmiş ve bazı özellikleri bilerek göz ardı edilmiş bir Resülullah portresi sunuluyor topluma özellikle kimi art niyetli insanlar tarafından. 

Daha iyisini yapsınlar kuru kuruya tenkit edeceklerine.

Şimdi biz şunu diyorum Efendim bu programlarda biz erkenden bu meseleyi Resülullah Efendimizi biz bu programlarda konuşalım. Bu haftadan başlamak üzere önümüzdeki haftalarda da devam ettirelim. Bu mübarek iklim bu rahmet ikliminden en azından bizde faydalanalım ve dinleyicilerimize aktaralım. Resülullah Efendimizi nasıl anlamalıyız bir portre çizmek gerekirse? Daha önceki programlardan da aklımızda kalan sözleriniz var Resülullah Efendimizin gündelik hayatın tam içinde ama ibadetini aksatmayan Allah ile ilişkisini diri tutan ama insanlarla da münasebetini hiç problemsiz arızasız bir şekilde yürüten devam ettiren bir portre. İsterseniz efendim bu programda bunları açalım.


Efendimizi nasıl anlayalım? Efendimiz kimdir? Onu nasıl tanıyalım? Ve süremiz el verirse Efendimizi bugüne taşımak Efendimizi hayata taşımak nasıl mümkün olur?

Şimdi Resulü Kibriya Aleyhi Ekmelüttehaya Efendimiz Hazretlerine elbette hürmet göstermek durumundayız. Biz bu hürmeti yanlış gösteriyoruz. Efendimizi yukarıda yükseklerde tutucaz diye başımızın üzerine koyacaz diye içimizden çıkarmışız. Resülullah Efendimizin içimizde olması lazımdır. Fert olarak cemiyet olarak. Biz saygı hürmet tezahürü olarak O'na benzemeye çalışmak yerine her İsm-i Şerifi geçtiğinde salavat okumayı yeterli zanneder hale gelmişiz. Halbuki Efendimize salavat okumaktan kasıt onu örnek almaktır. Adımının Hazreti Peygamber gibi atmaya çalışmak, elini öyle uzatmak, oturuşunu kalkışını günlük hayatını O'na benzetmeye çalışmak esas salavat okumak odur. Yoksa Cenab-ı Allah'ın "Allah ve Melekleri O Habibe salat ederler, öyleyse ey iman edenler sizde salat ediniz" mealindeki ayeti "Allahumme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali Muhammedin ve sallihi ve sellim" kelime-i tayyibesiyle sınırlı tutmak. "Bunu söylediğin zaman Peygambere olan hürmet tazim tamamdır" demek cehalettir.

Bakın Allahü Zülcelal Habibi Edibe Zişanına bir ayetinde hitap buyururken: "Sen onların içinde olduğun müddetçe, onlara Senden evvelki peygamberlerin ümmetlerine verdiğim umumi belaları vermem" diyor. Burada lazım olan ayetin içindeki lafız şu: "Ve ente: Ve Sen, fihim: onların içinde" Bu ne demek? Sadece Ashab-ı Kiram mı kastediliyor burada? Efendimizin mübarek cismi mübarek bedeni mi kastediliyor? Yani estağfirullah bazı kendini sofu müslüman zannedenlerin zannettiği gibi Efendimiz Hücre-i Saadetindeki Manevi Halvetgahına çekildi diye bitti mi işi? Aramızdan ayrıldı mı? Dünyadan ayrılması demek aramızdan ayrılması demek midir?

Resülu Kibriya'ya Hz. Ömer'in o hadise sırasında söylediği söz çok önemlidir. "Kim öldü derse kafasını keserim." Doğru. Muhammed Mustafa Aleyhisselatuvesselam bedenine öldü dememek Allah muhafaza küfürdür. O öldü demekte küfürdür. O ölmez. Hiçbir insan ölmez ki O ölsün. "Ne diyorsun sen" diyenler olacaktır.

İnsan Cenab-ı Allah'ın "Ol" emriyle yaratılması ve yaşaması başlamış yani ezeli olmayan bir varlıktır, bir mahluktur ve ebedidir, sonu yoktur. Arada safhalar vardır. Bugün dünya hayatı safhasındayız. Sonra dünya hayatımız bitecek ahiret hayatı safhası başlayacak. Ahiret hayatı ebedi değildir. Mahşere kadardır. Mahşerden sonra bir hayat daha başlayacaktır. Aynen dünyaya gelmeden önce annemizin karnındayken bir yaşadığımız 280 günlük bir hayat olduğu gibi.

Peki ana karnına düşmeden evvel bir hayatımız yok muydu? O zaman bezm-i eleste Cenab-ı Hak kime söyledi "Ben sizin Rabbiniz değil miyim" diye ve kim cevap verdi O'na "Kalü Bela" diye. Kim cevap verdi? Biz değil miyiz onlar? Öyleyse niye hayatı dünya ile sınırlı, doğum ile ölüm arasındaki hadise olarak görüyoruz. Allahü Teala "Siz onlara ölü demeyiniz, onlar diridirler ama sizin bu işe şuurunuz yetmez. Benim indimde rızıklandırılırlar" buna da aklınız ermez diyor. Ölü demeyiniz diyor. Ölümle ilgili olarak, meft ile ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de tatmak lafı var. Mutlak bir laf yok. "Külli nefsin zaikatül mevt" "Ölümü tadıcıdır" diyor nefisler. Burada ki nefis, nüfusun tekili olan sen ben miyiz yoksa verilmiş olan nefs midir?

Kur'an-ı Kerim'deki Harut ile Marut kıssasında "Sizin nefisleriniz olmadığı için o insanların davranış biçimine akıl erdiremiyorsunuz. Nefsiniz olsaydı böyle demezdiniz. Hadi gidin deneyin" diye Babil'e göndermedi mi Cenab-ı Hak? Bunlar bilinmeden nefsi nüfusun tekili olan kişi zannedip kişi ölümü tadıcıdır diyor. Hayır kişi ölümü tadıcı değildir. Kişideki nefs ölümü tadıcıdır. Bu farkları anlamak için lezzet şarabından içmiş olmak lazımdır.

Hz. Peygamberin tebliğ buyurduğu Kur'an-ı Kerim'de "Sizin bu işe aklınız ermez" diyen Cenab-ı Allah'a karşı biz hala aklımız erer diyoruz aklımızı erdirmeye çalışıyoruz. Yav Allah ermez diyor biz erer diyoruz. Hangimizin dediği olacak? Elbette Allah'ın dediği olacak. Ve "sizin aklınızın ermeyeceği bir diriliktedir onlar ve benim indimde de rızıklandırılırlar" diye ayeti tebliğ eden Peygambere ölü demek mümkün mü? Allah yolunda ölenlere ölü demeyin. Yahu Allah yolunda ölmek ille muharebe meydanında okla kılıçla kurşunla boybayla ölmek demek midir? Bu mudur sadece? Efendimiz hep şuurluydu ama -biz şeriatın kabuğunu koruyarak konuşalım. Efendimiz hep doğru davranmadı mı? Kırk yaşından önceki hayatı ile kırkından sonraki hayatı arasında davranış biçimi bakımından, doğruların icrası bakımından, kendisine daha sonra nazil olacak olan ayetlere muhalif bir tek hareketini göstersinler bana tarihte, ben imanımdan vazgeçerim. Hadi. Hodrimeydan. Efendimizi böyle tanımak lazımdır. Hala utanmadan kırk yaşında peygamber oldu diyorlar.

Ne demek lazım efendim?

Peygamberdi, bitti o kadar.

Kırk yaşında ne oldu?

Kırk yaşında tebliğe memur oldu. Tebliğe memur olmak demek peygamber olmak demek değildir. Bu çok ince farktır. Şimdi bakın biliyorsunuz ben aynı zamanda müzisyenim. Bizim musikimizde bir tam ses arasında birbirine eşit olmayan yedi ayrı ses farkı vardır. Bu batıda sadece iki tanedir. Bizde yedidir. Onları eşittir bizimki bir de eşit değildir. Dolayısıyla çok zengin bir melodi yapısına sahiptir bizim musikimiz. Buna koma sesleri derler. Bu sesleri algılamaya talim etmeyen kulaklar bunu algılayamazlar. Biliyorsunuz ehliyet. Otomobil ehliyeti imtihanında göz muayenesi yapılır. Ve renk körlüğü testi mutlaka yapılır. Özellikle yeşil kırmızı ışığı görsün sürücü şoför adayı diye. E birçok renk körlüğü arızası ehliyet imtihanı sırasında ortaya çıkar. Adam renk körü. Rengin doğrusunu bilmiyor. Yani öyle yaradılışı öyle bir kabahat değil o. Ama bunun bir noksanlık olduğunu bilmeyip gördüğü yeşile hala kırmızı demek - yani o noksanlık. Evvela renk körlüğünü bilecek. Evvela koma sesleri algılayamayacak kadar kulak hassasiyetine sahip olmadığını bilecek. O zaman daha kalın çizgilerle bunu anlamaya çalışacak. Bu incelikleri anlamak için gönlünün ruhunun incelmesi lazımdır.

Gönül ve ruhu ne inceltir. Sanat inceltir. Cenab-ı Allah'ın Bedi, El-Mübdi; Bedi eserler yaratıcı demek el-Mübdi ismi şerifinin masharı olmak gerekir. Bunun için bir talim elbette lazımdır. Sanatla gönül incelir. Bu gönül inceliği Cenab-ı Allah'ın ince nüktelerini - nükte burada şaka manasına değil - inceliklerini anlamaya vesile olur. Bu kalınlıkla yiyelim içelim yatalım uyuyalım üreyelim, hayatı bundan ibaret görenler bu inceliklere sahip olamazlar. Ve o zamanda dünyanın gelmiş geçmiş gelecek en ince en zarif Zat-ı Şerifi olan Efendimizi de anlayamazlar. Resülullah Efendimize saygı göstermek bahanesiyle O'nu hayatın dışına çıkarmak Resülullah Efendimizi tanımak demek değildir.

Biz Kur'an-ı Kerim'ide Mushaf-ı Şerif'ten okuyoruz sonra Kitabın cildini kapatıyoruz rafa kaldırıyoruz. Yine hayatın içinde değil. Yine yukarılarda bir yerlerde duruyor. Hayatta duracak hayatta. Hayatta duranlar ayakta durur. Onun Kur'an-ı Kerim'ide canlı Kur'an olan Risalet-penah Efendimizi de hayatın içine sokmalıyız. Hayatımızın içine sokmalıyız. O zaman "ente fihim"in manasına biraz biraz ereriz. Biraz.

Efendimizi yüceltmek Efendimizi içimizden çıkarıp yükseklere çıkarmak değildir diyoruz.

Değildir. Saygı göstermek için içimizden çıkarıyoruz. Yav hep saygı anladık da hiç sevgi yok mu? Hiç sevgi yok mu yav? Sevdiğini içinden çıkarabilir misin? Dolayısıyla Efendimize sadece saygı duymak değil onu sevmek lazımdır. Resülu Kibriya Efendimizi tanıyıp da sevmeyen bir adam düşünülemez. Yoktur. Tanımayanlar sevmez.

Sayarlar belki..

Sayanlar var. Mesela Bismark. Meşhur Prusya Başbakanı Prens Bismark. Efendimize ismi ile hitap ediyor asırlar sonra tabi - Efendimize ismi ile hitap etmek terbiyesizliktir. Müşrik adetidir. Kendi hayatı seniyyelerinde mü'minler Risalet-penah Efendimize "Ya Resülallah" diye hitap buyururlardı Ashab-ı Kiram Efendilerimiz. Ötekiler müşrikler ismi ile hitap ederlerdi. Bu müşrik adeti olduğu için Risalet-penah Efendimize asla ismi ile hitap edilmez. Maalesef bazı Kur'an tefsirleri anlatılırken bir yerlerde, "Ey Muhammed, deki:" böyle bir ayet Kur'an-ı Kerim de yok. Diğer Peygamberan-ı Kiram Hazeratına Cenab-ı Allah'ın "Ya İbrahim, Ya İsmail, Ya İsa, Ya Musa" diye hitabı vardır. "Ya Muhammed" diye tek bir hitabı yoktur. Kur'an okusunlar. Kendisi ve Melekleriyle beraber salat ettiği Habibi Edibi Zişan'ına Cenab-ı Allahü Teala ismi şerifi ile hitap etmemiştir. Sıfat ile hitap etmiştir.

"Ya Eyyühel Müddessir, Ya Eyyühel Müzzemmil, Ya Eyyühen Nebi" böyle hitap etmiştir.

"Ya Muhammed" diye hitap şekli yoktur.

Yoktur. Bir tane göstersinler. İşte Bismark öyle diyor İsmi ile hitap ederek: "Senin asrında, senin zamanında yaşamadığıma teessüf ediyorum, üzülüyorum ve hatıran önünde hürmetle eğilirim." Bir büyük asker özellikle Uhud Muharebesindeki stratejik konum itibariyle Efendimizin okçuları bir yere yerleştirmesi Uhud Vadisine orduyu alması süvarileri öbür tarafa koyması falan filan. O yerleşim tarzına "Bundan daha büyük bir stratejik yerleşim planı bir harp planı içinde olmaz" diyor. Ama Muhammedi değil. Sayıyor, takdir ediyor. Volter'in, Hugo'nun yani bunlar batının büyükleri..

Dante..

Dante biraz şüphelidir. Dante de biraz enteresanlık vardır. Goethe de vardır keza. Efendim, takdir etmeleri saymaları "büyük adam yav" demeleri bir şey ifade etmez. İşte bizde o hale dönmeyelim. Mutlaka Efendimizi sayıyoruz derken sevgiyi ihmal etmeyelim. Resülullah Efendimiz nasıl sevilir? Yav bastığı yer öpülerek sevilir, O'nun sevdikleri sevilerek sevilir. Sevginin nasıl olucağını nasıl tarif ediyim yav. Sevgi tarif edilir bir şey değildir ki. Yavrunu öperken, sevdiğini öperken neler hissediyorsun? Efendim işte gittik mütadil kereler, Huzur-u Hazreti Peygamber de bir hal içinde demirlerine yaslanmışız böyle farkında değilim öpüyorum kokluyorum farkında değilim. Geldi Arap faki, bacak kadar bir veled: "la yecuz" dedi. Huzur-u Hazreti Peygamber de olmasam elimin tersini vururum. Yahu sevginin caiz olmayanı var mıdır? Sevgi göstermenin. Sevgiden bahsediyorum. Neden bahsettiğimi iyi anlasınlar lütfen. Hayvani duygulardan değil gönül duygularından bahsediyorum. Sevgi budur.

Efendimiz, Hz. Hatice'nin bütün ahbap arkadaş tanıdık ve akrabasına hep hatır sormalar yapardı. "Nasılsınız iyi misiniz?". Hediyeler gönderirdi. Mekke'nin fethinden sonra onlara özel memurlar tayin ettittirdi. "Yani o ihtiyar kadını Ya Resulallah bir türlü bırakamadın" vesaire. Dedi ki: "Hatice'ye olan sevgimi O'nun sevdiklerini severek gösteriyorum." Hz. Hatice göçeli seneler olmuş. Mekke'nin fethi nee Hz. Hatice'nin alem-i cemale intikali ne, kaç sene var arada. Hala Efendimiz O'nun sevdiklerine riayet ederek sevgimi gösteriyorum. İşte Resülullah'ı böyle seveceğiz. O'nun sevdikleri kim? O'nun yolunda gidenler. Evliyayı sevmek Muhammed Mustafa'yı sevmek demektir. Bazı mekanları sevmek, namazı sevmek Efendimizi sevmek demektir. Bana sevdirilen üç şeyden biri diyor, dinin direği diyor, gözümün nuru diyor. Adam namazı sevmiyor Peygamber'den bahsediyor. Hadi be! Şimdi Resülullah sevgisi mevzuubahis olunca heyecanlanmamak mümkün değildir.

Şöyle bir soruyla aynen kaldığınız yerden devam edelim Hocam: Sevginin her türlü tezahürü caiz midir? Yani "ben seviyorum bana engel olamazsınız, şöyle severim böyle severim"

Evet. Evet öyledir. Ama dikkat buyurun sevgiden bahsediyoruz. Şehvetten değil. Çünkü sevgi karşılıklı bir cereyandır. Ben yeminlen sizi temin ederim ki Allah ve Resüluna karşı gönlünüzde bir sevgi besliyorsanız, isimleri anıldığı zaman sesiniz titriyorsa, gözünüz yaşarıyorsa, burnunuza bir şey tıkanıyorsa, vallahi ve billahi Allah ve Resülu sizi seviyordur. Bu bütün insanlar için geçerlidir. Çünkü sevgide, bir aynalık bir aksiseda gibi hissin aksetmesi vardır. Ve mutlaka Onlar bizi seviyorlar ki biz onları seviyoruz. Sevgi yukarıdan aşağıya akar. Aşağıdan yukarı gitmez. Resülullah bizi sevmezse biz O'nu sevemeyiz. Allah bizi sevmezse biz O'nu sevemeyiz. Ama bu sevginin tezahürü gösterilmesi bak gayet basit "Fart-ı muhabbette edep sakıt olur". Edep, kişilerin birbirleriyle kendileriyle ve Rableri ile davranış biçimlerindeki kaidelere riayettir. Bu aynı zamanda terbiyevi bir sistemdir, daha sonraki nesillere öğretmek içindir.

Ancak mahrem olan sevgililer birbirlerine edep dairesinde mi sevgilerini tezahür ettirirler, yoksa kendi hususi halleri ile mi? Bu kadar söylenir anlayan anlasın.

Şimdi Hocam sevginin her türlü tezahürünün caiz olduğunu sevenin sevilenin izni ile O'nu sevdiğini..

Hayır, izinle olmaz. İzin yok orada. O bizi sevmezse biz O'nu sevemeyiz. Çünkü sevgi de irade yoktur. O bizi iradesiyle sevmiyor hissi ile seviyor. Çünkü Allah'ın yeryüzünde O'da halifesi. Ama yanı zamanda tek numunesi. Yani insanı kamil demek Muhammed Mustafa demektir. Ötekiler Efendimize ne kadar yakın olurlarsa o kadar insanı kamil olurlar. O kadar kemal kesbederler. Efendimize yakınlıktır kemal sebebi. Ama mutlak manada insanı kamil Efendimizden ibarettir. O iradesiyle değil, Allah'ın yeryüzünde Kamil Halifesi olarak bizi seviyor. O bizi sevdiği için biz de O'nu seviyoruz. Bunu bir izin olarak değil akış olarak anlatmaya çalışıyorum.

Sevgi, ki en önemli sevgi dünyada evlat sevgisidir, karşılıksızdır çünkü - valla o sevgi olmasa bebeklerin büyümesi mümkün olmaz yav, çekilecek dert mi o bebeklerin büyümesi. Ne altını silmek biter, ne ağlaması biter, acık daha büyüdümü sualleri bitmez, bitmez oğlu bitmez ama bir kere gülüverdimi yüzüne; bitti. Bütün yorgunluk morgunluk gider. Bu sevgi ne? Hz. Adem'den tevarüs ettiğimiz evlat sevgisi. Ama Hazreti Adem'de ana baba sevgisi olmadığı için - çünkü annesi babası yok - anne babaya nasıl davranılacağına dair Kur'an hüküm sevk etmiştir. "Öf bile demeyin" "Ebeveyninize ihsan ile muamele edin" Evladınıza böyle yapın demiyor, neden? -Doğaldır. Doğal demek kevni bir ayet demektir. Lafzi değildir kevnidir. Peki efendim yavrusuna eziyet eden ana baba yok mu? Canım istisnalar kaideleri kuvvetlendirir. İşte böyle Cenab-ı Allah Habibini sevdi yarattı, Habibi hürmetine bizi yarattı, sevgi O'ndan kaynaklanır. O zaman irade ile değil gönülle olur. Efendimiz bizi sever biz O'nu severiz. O'nu sevenleri severiz.

Peki efendim, her türlü şeye cevaz verirsek, her insan sevgisini istediği şekilde ortaya koyabilir dersek, bu iş diyelim ki diğer ehli kitap yahut Hıristiyanlıkta veya diğer dinlerde olduğu gibi bir tapınmaya doğru gitmez mi?

Gitmez.

Peki nasıl gitmez? Efendimiz bu kadar seviliyor..

İşte putperest korkusu bu. Şimdi bazı Arap kardeşlerimizde olduğu gibi. Biz kime secde ettiğimizi kimin kulu olduğumuzu kimin ümmeti olduğumuzu biliyoruz. Bizden öyle şey zuhur etmez. Her bilenden. Ama hala putperestlik korkusu altında olanlar, imanlarına değil zanlarına tabi olanlar öyle korkarlar. Abe kardeşim diye düşünmesi lazım onun, Kur'an-ı Kerim'de "Ben bu kitabı indirdim, hükmünü de koruyacak olan benim" diye Cenab-ı Allah vaat buyuruyor mu? Peki Kur'an-ı Kerim'de "Muhammed Resülullah" lafza-i celili var mı? Demek ki Muhammed Aleyhisselatuvesselam'ın Allah'ın Resülu olduğu hükmünü koruyacak olan Allah. O Resulüne hiç kimse tanrılık isnat edemez.

Bakalım tarihe. Hiç var mı? Bir çok İslam veya Müslüman toplumdan kaynaklanan sapık, İslam dairesi dışına çıkmış, bahailik gibi, dürzilik gibi daha daha sayabiliriz, İslam dairesi dışına çıkmış akımlar var. Galilik gibi Ali Allahiler yani. Hz. Ali'ye daha sağlığında ilahlık isnat etmiyorlar mı? Haricilerin bir kısmı. Peki Resülullah Efendimize tarih içerisinde tanrılık isnat eden bir kişi veya bir grup var mı? Yok. Çünkü Allah Habibi Edibi Zişanını Hz. İsa kulu ve nebisi gibi ilahlaştırılmaktan koruyor. "Nerden biliyorsun ki" Kur'an-ı Kerim'in vaadinden. "Muhammed Resülullah" diyor Kur'an-ı Kerim de. "Ve bu hükmü ben koruyacağım" diyor. Koruyor işte bak. Aşikar koruyor. İncil ve Tevrat'ta böyle bir hüküm olsaydı ben koruyacağım deseydi zaten Kur'an gelmezdi. İncil kaybolmazdı. Tevrat kaybolmazdı. Öyle mi değil mi? Öyleyse neden korkuyorlar. "Peygamber ilahlaştırılır mı?" İlahlaştıramazsın. İstesen de yapamazsın. Allah müsaade etmiyor. "E yahsebul’insânu en yutreke suda: Sen kendini başı boş mu zannediyorsun?" Müsaade etmez. Habibi Edibi Zişanına öyle bir etiket yapıştıttırmaz ve yapıştıttırmamış şimdiye kadar. Ama Hz. Ali'ye bile Allah diyen var. Tanrı diyen var. Yani O Allah kelimesini de doğru kullanmak lazım. Tanrılaştırmak başka şeydir Allah demek başka şeydir. Keza dürzilerin tanrısı bir fatımi halifesi. Şii bir halife. Onada tanrı diyorlar. Buna mübasil daha neler var. Yalancı peygamber olur. Efendimizin daha sağlığında var. müseylemetül kezzap başta. Daha birçok sonra çıkıyor.

Hala çıkıyor..

Aldırma mehdisi cartı curtu, oladursun, çıkadursun. Ama bunların hiç biri yanlış sapık bozuk şu bu, bir tanecik Risalet Penah Efendimize tanrılık isnat edeni yok. Allah koruyor. Şimdi..

Sevgimizi serbest bırakalım diyorsunuz.

Ancak laubalilik sevgiyi törpüler. Çünkü ciddi bir sevgide saygı vardır. Ama sevginin de bir sarhoşluğu olur. O sarhoşlukla sonra pişman olacak hadiseler yapılmasın diye sevgimizi nasıl ıshar edeceğimizi belli kanallarla bize gösteren Evliyaullah Hazeratı vardır, onlara Piranı İzam denir. İşte Hazreti Abdulkadirler, Hazreti Mevlanalar, Hazreti Şahı Nakşibentler, Ahmedi Yeseviler, Niyazi Mısriler, Şaban-ı Veliler, Hazreti Şazeliler vesaire, Ahmet Er Rıfailer, İbrahim Düsukiler Allah cümlesinin şefaatine nail etsin. Bunlar mükellefiyetten azade olmadan bu söz çok önemli mükellefiyetten azade olmadan muhabbetin nasıl ıshar edileceğini kanalize eden Zevatı Kiramdır.

Bir istisnası vardır. Veysel Karani. Bir adam çıktı günün birinde Veysel Karani diye bir adam yaşamamıştır dedi. Bir efsanedir dedi, terbiyesiz. Fatih'teki Hırka-i Şerif camiinde muhafaza edilen Hırka'nın tarihini bile bilmiyor. Veysel Karani Hazretlerinin kardeşine intikal etmiş, o kardeşinden itibarende bugüne kadar gelmiştir. Ayrıca bütün tasavvuf ekolü sahiplerinin veya tasavvuf ekolüne mensupların müntesiplerin başlarında tacı şerif veya takke, şeyhlerin tacı şerif dervişlerin takke olarak başlarına giydikleri bir başlık vardır. Ve bu başlık aşağı yukarı 17. asır ortalarında bugünkü şeklini almıştır. Bu şekillerin hepsinde dört parça vardır. Buna dört terk denir. Ve bu dört terkin - yani bir şeyi terk etmek değil dört parça demek - dört terkin çıkış noktası Hazreti Veysel Karani'dir.

Risalet Penah Efendimiz Hazreti Ali'ye vasiyet buyurdu. "Yemen tarafından, benim vefatımdan sonra bir dostum gelecek ona bu pabuçlarımı ver ya Ali" "Peki Ya Resülallah". Efendimizin Alemi Cemale intikalinden sonra Veysel Karani geldi ve Efendimizi sordu. Biliyordu ahirette olduğunu ama cemalini simasını halini harekatını sordu, herkes kendi görebildiğince tarif etti. Sadece Hazreti Ali'ye "Sen biraz görebilmişsin Ya Ali" dedi. Biraz. Hiç görmedi yüzünü. Bu bir istisnadır. Ve Hazreti Ali buyurun dedi: "Kayın babam, amcamın oğlu ve Peygamberim Muhammed Mustafa "Yemen'den bir dostum gelecek bunları ona ver" dedi" ayakkabısını verdi. Yani sandalet gibi bir şey. Yani potin postal değil sandalet gibi. Arabistan ikliminde giyilecek türden. Hz. Veysel Karani muhabbetinden aşkından o tabi biraz da eskimiş vaziyette olan ayakkabısını Efendimizin, Paşmak-ı Şerifini dörde böldü başına taç diye koydu. "Senin ayakkabını ben başımda taşırım" dedi.

İşte bunun bu hatıranın devamı olarak bütün turuku aliyede tarikatlerde tasavvuf ekollerinde dört terkli taç taşınır. Arada başka 12'li vardır 13'lü vardır vesaire, esası hepsi dörttür. Kadirilerin selvili taçları, Halvetilerin beş dilimli, yedi dilimli taçları vesaire, hepsi dört terktir. Hepsi Veysel Karani - nedir? Çünkü muhabbettir, aşktır. İşte muhabbetinde nasıl laubaliliğe dönülmeden ıshar edilmesini bize Piran-ı İzam Efendilerimiz sıraya koymuştur kanalize etmiştir, meşrebine hangisi uygun geliyorsa onu seç diye de bu pek çoktur. Çünkü insanlar sayılamayacak kadar değişik meşrep sahibidir. Bunlar bilinmeden bu hususta amiyane tabirle lagalugaya yer yoktur.

Dolayısıyla Muhterem Hocam, Efendimizi anlama noktasında Efendimizi sevme noktasında bir sınır koymanın gereksizliğini böyle bir şeyin yanlış olduğunu..

Şimdi bakın ben yanlış olduğunu söylemiyorum. Müessese böyle değil. Sevgi iradi değildir ki sınır koyayım. Sınır koyduğun şey iradededir. Sevgiye sınır - Türkçemizi çok güzel anlayalım yani "Gönül ferman dinlemez". Biz ferman deyince padişah fermanı zannediyoruz. Kişinin aklının gönle verdiği fermanı da dinlemez. İradi değildir ki akli değildir ki. Niye sınır koyuyorsun. Sınır varsa sevgi değildir o zaman. Çünkü Piranı İzamın kanalize ettiği yollar kişilerin sevgilerini ıshar edebilecekleri yollardır. Ve laubaliliğe düşülmeden. Ha nedir bu? O İlmi Ledüne girer, onunda mikrofonda yeri yoktur. O İlmi Ledüne girer. Onun için hem "Fart-ı muhabbette edep sakıt olur" lafını bilmek lazımdır, edep sakıt olur demek edepsizlik demek değildir, mahremiyette edep olmaz. Mahremiyette edep olmaz.

Ne demek efendim

Senin mahremine setrül avretin var mı? Bu kadar demek işte. Setrül avret kimedir? Başkalarınadır. Mahremine var mı? Yok. İşte bunu daha nasıl açıklayayım valla bu kadar açıklayabiliyorum. Daha ilerisi oldu muydu laf başka yere gider, anlamayanlarca. Anlayan zaten bunu anlar. Anlamadıysa lütfen olmaz diye itiraz etmesin. "Yav benim anlamadığım bir şey var burada, biraz daha meşgul olayım anlarım inşallah" diye dua etsin. Bunun içinde mutlaka ibadatını çoğaltsın. Doğru hareket etsin. Bildikleriyle amel etsin. Ameli salihane olsun. Bütün bu dediklerimizi anlar.

Eyvallah Efendim. Şimdi Efendimizi sevmek neyi gerektirir? Dilerseniz biraz da buradan devam edelim.

Şimdi Efendimizi sevmek olarak sormayalım. Genel sevgi olarak konuşalım. Sevgi neyi gerektirir? Sevgi sevdiğin gibi olmayı gerektirir. Bitti. Biz bedeni ilişkilerimizi sevgi zannediyoruz. Bakın şu laf çok önemli bunun lütfen altı çizilsin. Aşk iki beden arasındaki değil, iki gönül arasındaki ilişkidir. Gönül ilişkisinde zaten edepsizlik baki olamaz ki, bu kadar kolay. Seviyorum demek - seviyorum diyen zaten seviyorum diye davul çalmaz, sevdiği gibi olur. Ben dinimi seviyorum Müslümanlığı seviyorum Müslüman gibi davranmıyorum. Hadi be yalancı sevmiyorsun demek ki. Sevsen O'nun gibi olursun. Bu kadar kolay.

Risalet Penah Hazretlerini de sevmek O'nun gibi davranış biçimlerine sahip olmakla olur. Burada yalnız taklit değildir. Taklit başka bir şey. Mesela Risalet Penah Efendimizin göğsü ile göbeği (dikey olarak) aynı hizadaydı diyebiliriz. Çünkü genel bir bilgidir bu yani. Kişinin bedeni tıknaz. Yapısı tıknaz. Peygambere benziyecem diye yapısına muhalif zayıflamaya başlayamaz. Çünkü o zaman Efendimizin kalıbında kalmış olur. Efendimizin kalıbı da var kalbi de var. Kalbi gibi olacaz. Yani kendisine can düşmanı olan kişiler için bile elinin açıp "Ya Rabbi bunlara iman nasip et" diyebiliyor muyuz? Ayağına taş diken atan vesaire zulum yapan zevat hakkında dahi hayır duada bulunan bir Peygamber. Bir Zat. Dünyada ki son zamanlarında Efendimizin, bir sohbet sırasında ashaptan bir zatı şerif çok çünkü sık Kuba'ya gittiği gibi sıkça da Uhud'a gidiyor. Hem Uhud daki hurma bahçelerinin orada dolaşıyor hemde mutlaka Hazreti Hamza'yı, amcası, süt kardeşi, bacanağı - bir amcası diyorlar ben bacanağı dedim "nerden bacanağı oluyormuş" Allah Allah. Yav Validelerimizden biriyle Hz. Hamza'nın Hanımı eş. İki kız kardeşin kocaları birbirine bacanak olur yav. Bilmiyorlar bunları. Tanımıyor. Amca deyince de yaşlı filan zannediyor. Efendimizden sadece bir kaç ay önce doğmuş. Yani aralarında ay farkı var. Amca olup da böyle  koca eli öpülecek beyaz sakallı amca değil. Hiçbir şey bilmiyorlar canım. Nerede kaldı Efendimizi sevmek, tanımıyor ki sevsin.

İşte Uhud'a gidiyor. Orada birgün ashaptan bir zatı şerif, yakın böyle sual sorabilecek sohbet edebilecek "Ya Resülallah herhalde sizin için en acı gün Seyyidina Hamza'nın şehadeti günü". Efendimiz yine üzgün tabi kabir ziyareti ayrı mesele "Hayır değil diyor. Taif günü çok üzücüydü benim için" diyor. Hicretten önce Taife gidip davet yaptığında oradaki müşriklerin çocuklara taş attırmaları. "O çok acıydı benim için" diyor. Buradaki Efendimizin kastettiği manayı anlayan ben şimdiye kadar - bir kaç kere sordum pek doğru cevap alamadım. Efendimiz öylesine bir şefkat sahibi ki davetimi kabul etmediler cehennemlik oldular diye üzülüyor. Amcasına zati olarak üzülüyor. Amcası cennette. Ebedi hayatı cennette. Ona o kadar üzülmüyor, dikkat buyurun Efendimizin inceliğine. "Ben Taif de daha üzgündüm" diyor. "Taif günü benim için üzüntülüydü, ayağıma taş attılar diye değil, davetimi kabul etmediler diye". Bu ne şefkattir. Bu nedir bu.

Hatta olayın sıcaklığı geçmeden elini açıp dua ediyor değil mi efendim Taif dönüşü..

Ya. Ya. Onun için Risalet Penah Efendimiz okunulmalı bilinmeli. "Ben filanca kitabı okudum" lafı da yeterli değildir. O filanca kitabı bir daha oku. Aleyhte olanları da okumak lazımdır. Neden? Efendimize ne şekilde iftira atıldığını nasıl yalan söylenildiğini nasıl cahillikler sergilendiğini bilecez ki cevap verelim. Mesela, son günlerde ben yurt dışındaydım. Orada Efendimizin evlenmeleriyle bir münakaşa cereyan ediyor. Bizim oradaki Müslüman kardeşlerimiz buna cevap verememişler. Tanımıyorlar ki. Ben bazen böyle sohbetlerde gençlere denk gelince sorarım. Sure-i Azhab da "Müminler için, Resülullah'ın kendisi, kendilerinden daha kıymetlidir ve O'nun zevceleri müminlerin anneleridir." Bu ayet var mı arkadaşlar? Var efendim. Pekiii "Say annelerinin adlarını!" Ezvac-ı Mutahharat'ın Validelerimizin ismini sayamıyoruz sonra Peygamber Sevgisinden bahsediyoruz. Öylemi? Hadi canım sende!

Sevmek aslında bütün bunları gerektirir diyorsunuz..

Yani annem be yav. Adını bilmeyecek miyim ya. Neymiş Efendim "12 tane hanım almış". Zaten bir hanımı ile ömrü geçmiş. Ondan sonraki yani ikinci kez evlenme yaşı 50 zaten. Mesela Zeynep Validemiz üç aycık kalabilmiş. Vefat etmiş. Üç ay. Ümmü Habibe taa Habeşistan da. Yani kimsenin bir şey bildiği yok. 12 hanımı bir arada değil, hiç bir zaman değil. Zaten tarih olarak da mümkün değil. Yani Hz. Hatice zaten yok.

Tek bekarken aldığı Hz. Aişe Annemiz. Onun dışındakilerin tümü..

Hepsi bilaistisna dul. Eee. Bunu söyleyemiyorlar. Cevabını veremiyorlar. Yani bu nedir buraya nereden geldik; Efendimiz'in aleyhinde konuşanların dahi iddialarını bilmek lazım ki cevabı için teçhizatlı olalım. Bilgili olalım. Efendimizi sevmek budur. Allah O'nun muhabbetinden ayırmasın, O'nun yüzü suyu hürmetine de bizim kusur-u küsürumuzu görmemezlikten geliversin.

Eyvallah Efendim çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

1 yorum:

Adsız dedi ki...

Allah razı olsun. Bu söyleşiyi yapan kurumdan da Ömer Tuğrul İnançer hocamızdan da.