4 Şubat 2010 Perşembe

Üf değil Hu

Ömer Tuğrul İnançer'in 04 Şubat 2010 tarihinde Burç FM'de Sadettin Acar'ın sunduğu Seyir Defteri programında yaptığı sohbetin yazıya dönüştürülmüş halidir.


Şimdi Hocam eğer müsaade ederseniz bu hafta dinde olmayan ama dinin içine sokulan, dinden bir parçaymış gibi gösterilen ve maalesef dinin dışında olanlarında dini onun üzerine yargıladığı bazı meseleler var. Onlardan birisini eğer müsaade ederseniz konuşmak isteriz. Özellikle medya çok yetenekli bu alanda ve kullanıyor bu tür işleri.


Üfürükçülük işte nefes verme, bunun devamında cin çıkarma vesaire kadar giden bir hurafe mi diyelim bir - işte aslı var mı yok mu oradan başlayarak bu işin nasıl tahrip edildiğini ve nasıl bir noktaya getirildiğini de anlatarak gelelim. Çünkü maalesef bunun üzerinden din yargılanıyor..

E cahillerin yaptığı işe göre hüküm verilmez. Üfürükçülük vardır, haktır gerçektir ama ne yazık ki bizim toplumumuzda bir takım kanuni sebeplerden rejimden sebeplenen bu işlerde at izi kurt izine, it izi kurt izine karışmış. Bir kere nefha-i ilahiden haberi olmayanın bunlarla konuşması caiz değil. Eçhelliktir, hep istirmarlar konuşuluyor. Hakikatler konuşulmuyor. Nefha-i İlahiden haberimiz yok, toplum olarak. Nefha-i İlahi ile oluşmuş olan Hz. Ademden Hz. İnsandan yani haberimiz yok. Onun nefesinin sadece ciğerlerine oksijen göndermekten ibaret olduğu zannedilen maddesel bir anlayış içindeyiz. Nefes bu değildir. Nefes başka bir şeydir. Nefha. Nefhanın karşılığı ne. Üfürmek demek. Peki Allahü Teala "Ben size kendi ruhumdan ruh üfürdüm" demiyor mu? E demek ki üfürme var.



Biz hep o misali vermeye çalışıyoruz. Bir hayat içerisinde dünya hayatı içerisinde ne biliyim, baş ağrısı, diş ağrısı, ayakkabı vurmasına varıncaya kadar gündelik hayatımızda mutlaka bir tabibe muhtacız, doktora muhtacız. Tıp fakültelerini kapatın. Bir sürü sahte doktor türer. Aynı şekilde insanın bedenden ibaret olmayıp bir manevi yapısı olduğunu bilenlerin de o manevi yapının da manevi doktorlara ihtiyacı olduğunu bilirler. Bu doktorların mektebi kapatıldı. Bu doktorların mektebi dergahlardı. 85 senedir kapalı. O zaman ne oldu, ortaya sahtekarları çıktı. Sahtekarları üzerinden fikir inşaa etmek ve hele hele hüküm vermek karar vermek fevkalade yanlıştır. Ha sahtekar üfürükçü vardır. Para kazanmak için. Bir kere para alıyorsa yaptığı işten, yani manevi işlerden para alıyorsa o adama hemen sahtekardır damgasını vur hiç korkma. Para alıyorsa bir bedel karşılığı yapıyorsa. Efendim bazı şeyleri yapmam için masrafım var o masrafı karşılayın dese bile ben sahtekar damgasını yapıştırırım. Filanca filanca maddeler lazım gidin alın getirin dese olur. Ama bana para verin derse olmaz. Bir kuruş menfaat temin etmeyecek. Ölçüsü bu.

Şimdiii. Bunlar yeni lakırdılar değildir. Maalesef müspet ilim diye nitelendirilen yani laboratuvara sokulup deneysel bilgilerle ve beş duyu ile algılanıp sebep netice ilişkisi içinde olan ilimlere müspet ilim ötekilere menfi ilim diyorlar. Menfi demiyorlar da bunlar ilim değildir diyorlar. Öyle değildir bir kere. Çünkü insan sadece beş duyusuyla algılamaz. Sezgi diye, doğuş diye bir şeyler vardır. Sanatı mesela, hangi beş duyu ile halledeceksin? Adamın içine ilham gelmiş diyorsun nereye geliyor o ilham. Gözüne mi? Burnuna mı? Ağzına mı, kulağına mı, derisine mi? Yani beş duyunun algılama noktalarına mı? Oraya gelmiyor.

Altıncı his falan diye bir şey..

E işte olmuyor öyle. Öyle değil. Sezgi ve işrak yani doğuş, şark kelimesinden. Bunda çok aşırıya gittin miydi Şehabettin Sühraverdi Maktul gibi işrakiyeden olursun. Yani sapıtırsın o ayrı mesele. Her şeyin dozu var, doz önemli bir şeydir. Şimdi bu meselelerin, müspet ilim dışındakilerinin ret edilmesi yeni bir kafa değildir, eskiden de böyledir. Sultan Abdülmecit zamanında yani 1840'lı 1850'li yıllarda Osmanlı Devleti idaresi III.Selim Han ile başlayan II. Mahmut Han ile tamamen değişen bir idari sistem değişikliği yaptı. İşte divan usulü bitti kabine usulü başladı filan ve sıhhat nezareti kuruldu. Bir mecliste sıhhat nezareti müsteşarı olan bir paşada orda var. Sağlık Bakanlığı Müsteşarı seviyesinde bir zat ama bugünkünden kıyas etmemek lazımdır. O günün toprağı bugünün toprağının altı mislidir. Öyle bir devletten bahsediyoruz.

Öyle bir mecliste halk arasındaki tabiriyle nefesinin kuvvetli olduğu bilinen bir şeyh efendiye bir çocuk getiriyorlar. "Aman Efendi Hazretleri bunun çaresi yok oku moku filan bu çocuğu" diyorlar. "Hay hay" evladım diyor, okuyor. Götürüyorlar. O gündü sağlık müsteşarı olan sıhhat nezareti müsteşarı olan paşa diyor ki "Ya bırakın bu kafayı artık yav. Bak diyor koskoca bir nezaret kuruldu devlette, hastalığın tedavisi şurup ile olur, ibre ile olur - ibre dediği iğne yani şırınga - ve güllaç ile olur. Güllaç dediğimiz şeyde eskiden böyle ilaç fabrikalarında bütün haplar hazır olup tüpe konup satılmıyor. Eczacılar eczaneler ki ona ispençiyari ilmi denir. İşte filan filan maddeden filan filan dozda karıştırılır, ince nişasta yufkasından küçük eski gripinler gibi yani bugünkü 1 lira büyüklüğü çapında biraz daha enli iki tane kap yapılır. Onun içine o ilaç, hazırlanmış olan toz vesaire o konur ve kapatılır. İşte o ilaçtır. Onun adına güllaç denir. Ve o ilaç suya batırılır, evvela nişasta erimeye başlar suya batırılınca, yutulur üstüne bir bardak su, zaten daha yemek borusundayken bile nişasta erir yok olur, içindeki ilaç ortaya çıkar midede hazmolur, kana karışır, tedavi olur filan. Birde bildiğimiz şurup. Ondan bir miktar bundan bir miktar belli dozlarda. Çok nadirde olsa iğne de var.

İşte müsteşar paşa öyle diyor. "Şurup var, güllaç var, ibre var böyle okumakla mokumakla nedir bu ya eski zamanda kalmış hurafeler" falan diye böyle istihfaf ederek küçümseyerek. Şeyh Efendi açıyor ağzını yumuyor gözünü "Be hey eşek adam, be hey öküz adam" daha da ilerisi. Bunları söylüyor büyük bir hiddetle. Asabiyetle söylüyor söylüyor pat diye kesiyor. "Ne oldu muhterem paşa hazretleri. Ben size şerbet mi içirdim güllaç mı yutturdum, ibre mi yaptım bir iki laf söyledim. Ve bu iki lafın tesiriyle yüzünüz kıpkırmızı oldu, terlediniz, elleriniz titremeye başladı, biraz sonra sarardınız. Benim gibi aciz bir kulun sözü size böyle tesir ederse Allahü Zülcelal'in kelamı olan Kur'an-ı Azimüşşan niçün tesir etmesin" deyince paşa yelkenleri suya indiriyor. Paşa "Efendi hazretleri, sizin hakkınızda kanuni muamele yapacaktım bana hakaret ettiğiniz için ama beni irşad ettiniz, doğru söylüyorsunuz" diyor. Bir kul sözü yani hakaretamis bağırıp çağırmak filan iltifatta da yüzün gülüyor. E kul sözü bunlar. Bunlar tesir ediyor da Allah Kelamı neden tesir etmesin.

Ayrıca Kur'a-ı Kerim de Kur'an-ı Kerim'in müminler için şifa - Ma hüve şifaün ayeti yok mu? Eee. Nasıl inkar edilir Kur'an-ı Kerim okuyup - üflemek yoktur zaten üfleme tabiri yanlıştır. Şimdi bakın görünüşe göre olan şekillerle bazı yanlış hükümler veriliyor. Mesela eski derviş terbiyesinde şeyh huzurunda yer öpmek vardır. Yer öpmek yani tevazu göstermek yeri öperek, bir de üstelik yerin sana hakkı geçiyor, üzerinde yürüyorsun, namaz kılıyorsun, oturuyorsun, oturup yemek yiyorsun. Sana hakkı geçtiği için onu öperek taltif ediyorsun. Ama bu yer öperken ne yapıyorsun iki elini yere koyuyorsun, dudağını yere değdirir gibi yapıyorsun, bu durum secde eder gibi olunca hemen muhalifler etiket takıyorlar "dervişler şeyhlerine secde ediyorlar". Hayır efendim! Müslümanlar ancak Allah'a secde eder. Biz Kabe'ye bile secde etmeyiz yav. Peygambere bile secde etmeyiz. Secde Allah'a mahsustur. Ha namazda ki secdenin istikameti Kabe'ye doğrudur. Kıble meselesi o. Ama yer öpmekle secde etmek şeklen birbirine benzediği için böyle bir laf uydurulmuştur. Hiçbir derviş şeyhine secde mecde etmez. Ayrıca burada söylemek caiz mi değil mi bilmiyorum ama söyleyeceğim. Taabbüt secdesi başkadır ve yalnız Allahü Zülcelal'e mahsustur. Tazim secdesi başkadır, hocaya, şeyhe, babaya tazim secdesi yapılır.

Aynı şekilde belki Hz. Yusuf'un babasının..

İşte bak. Kur'an'da müsaade ettiğini ne güzel söylediniz. Kur'an-ı Kerim de müsadesi olduğuna dair işarettir. Yani illa açık metin mi yazacak. Annenize babanıza hocanıza mürşidinize peygamberinize tazim secdesi edebilirsiniz diye. Metin mi yazması lazım. Hayır.

Ama tabi suistimale açık olduğu için..

Suistimale açık oldu diye yasaklanmaz bir şey. Suistimal etmeyecek doğru nesiller yetiştirilir. Bu her zaman verdiğimiz misal tekrar verelim. Bu odada açık elektrik prizleri var. Çocuk girerse ki çocuk hemen yasak yerleri bulur, gider parmağını sokar elektrik çarpar Allah korusun. Ne yaparız? Ya üstünü kapatırız, kapatamadıysak kapıyı kaparız. Kapıyı kapatmak çocuğa bu odayı yasaklamak değildir. Gaye o değildir. Onun elektrik prizine parmağını sokup çarpılmasını önlemektir. Ama kapı kapalı olduğu için bu odadaki başka nimetlerden de çocuk istifade edemez hale gelir. İşte yasakçılık böyle bir zihniyettir. Büyüdüğü zaman kapıyı açarsın, yasak biter. Nedir büyüdüğü zaman yani parmağını prize sokmaması icap ettiğini öğrendiği zamandır. İşte onun için istismar edilir diye kapı kapatılmaz. Ya prizin üstünü kapayacaksın, ya çocuğa doğru dürüst anlatacan. Henüz anlayacak halde değilse anlayacağı zamanı bekleyeceksin. Onun için ihtiyati tedbirlerin asli unsurlar yerine kaim olması İslama değil ama Müslümanlara çok şey kaybettirmiştir. Hareket sahalarını özellikle tefekkür sahalarını daraltmıştır. Bunda da kusura bakmasınlar ihtiyat tedbirini çok öne alan kendini alim zanneden yarı cahillerin kabahati pek büyüktür.

Mükellefiyetçiler.

Evet, evet olmaması lazım. Şimdi aynen böyle taabbüt secdesi ile tazim secdesi  izahından sonra secde etmekle şeyh huzurunda yer öpmek şekli birbirine benzediği için yer öpmeye "dervişler şeyhlerine secde ediyorlar" diye yanlış hüküm verildiği gibi okunduktan sonra herhangi bir ayetü beyyinat (bu kısmın telaffuzunu sohbetten dinleyiniz) huuu denir. Tabi huu derken dudaklar biraz sivrilir ve aynen üfleme gibi olur. O dudak hareketini üfleme olarak algılıyorlar. Üflemez okuyanlar hu derler. Yani ben kul olarak Ya Rabbi senin kelamını okudum, şifanın senden olduğunu biliyorum bu ayetleri vesile kılarak sana sığınıyorum ve son lafım - damgası, mührü, imzası neyse o - hudur. O'dur yani Allah'tır. Hu demekle üflemek aynı şey değildir.

Kendi başımdan geçen bir şeyi anlatayım. Benim bir kız kardeşim var. Allah herkesin kız kardeşlerine hayırlı ömürler iki cihan saadeti nasip etsin. Amin. Epey bir sene önce 80'li yıllarda rahatsızlandı sarılık oldu. Benim rahmetli annem Bursa'da oturuyorlar. Kardeşim Bursa'ya gitti ve orada sarılık oldu. Benim İstanbul da tanıdığım Allah rahmet eylesin 30 Ekim 1986'da vefat eden bir büyüğüm vardı. O sarılık okur diye biliyoruz. Dedim ki "Efendim vaziyet böyle böyle, kardeşimin buraya gelecek hali yok, emrederseniz kapınızdan alıyım sizi arabayla götüreyim Bursa'ya.." oda "Yok be evladım lüzum yok" dedi. "Ben buradan okurum" dedi.

Söyleyeyim nasıl olduğunu da. Sarı bir hamam tası. İçinde bir tane irice iğne, dikiş iğnesi de olur işte öyle bir iğne. Ve içine su konulacak. O tasa su dolu tasa sabah ve akşam bir kere bakılacak hasta bakacak ona. Ve hastanın bulunduğu ortamda duracak o tas. Sarı bir tas. İçinde iğne var su var. Efendim. Burada duruyorsa burada duracak, öteki odada yatıyorsa orada duracak. Sabah akşam bakacak. O tastaki su çamur haline gelince ayağa kalkabilirsin hastalık atlatılmıştır.

Nasıl çamur haline gelince..

Baya çamur haline geliyor. Bildiğin çamur oluyor o su. Nasıl oldu. Rahmetli anneme dedim böyle böyle yapın. Buradan okuma gelecek. Tabi bir yandan tıp da yapılıyor o ayrı mesele. Çünkü Resülullah Efendimiz Aleyhisselatuvesselam buyuruyorlar ki "Bir marazın def'i için saç ayağı kullanacaksınız" yani meal böyle değil hadisin ama açıklamalı arz ediyorum. Üç bacak var üç ayak:

  • Kur'an: Müminlere şifadır.
  • Sadaka: Bela defedicidir.
  • Hikmet: Resülullah hikmet buyuruyor.

Hikmet dediğimiz zaman eski ilimlerin tasnifinde, sınıflandırılmasında tıp hikmete dahildir. Tıp, astronomi, hendese yani geometri ağırlıklı matematik. Efendim. "Hikmete müracaat edeceksiniz" yani doktora gideceksiniz buyuruyor. Bir yandan ben ve babam sadaka veriyoruz kardeşim için bir yandan doktor var bir yandan da Kur'an-ı Kerim. O rahmetli biz Kemal Baba derdik kendisine Allah şefaatine nail etsin çok muhterem bir zatı şeriftir. O İstanbul da okudu, işte kardeşimin yattığı karyolanın altına sarı tas kondu sabah akşam bakıyor. Yani ikinci veya üçüncü günü sabah erkenden Rahmetli Annecim telefon etti Bursa'dan "O şey sabah kalktığımızda çıkardım yine kardeşin baksın diye su kahverengileşmiş ve koyulmuş yani kıvamı koyulaşmış". Tamam Anne dedim. Tası ayak değmeyecek bir yere bahçede bir ağacın dibine falan babam döküversin. Kardeşimde ayağa kalksın dedim. Kalktı. İstanbul'dan okundu Bursa da kardeşim ayağa kalktı. Yani 1980-85 filan bu söylediğim. Bu olmuş hadise. Öyleyse okumak ve ahalinin tabiriyle üflemek ama doğru tabiriyle "hu"lamak var,dır.

Efendim şimdi, bu üfürük meselesi su istimal edilmeye müsait dedik ve her zaman altını çizdiğiniz bir şey var "Bir şey suistimal edilebilir diye biz onun aslından, asri olanından kaçamayız" meşhur sözdür..

Valla Sadettin Bey en çok istismar edilen şey bizzat istismarın kendisi.

Evet doğru Efendim. Meşhur bir söz vardır "Kargalar var diye tarlayı ekmemezlik edemeyiz."

Zaten tohum ekmede yani eski zamanda böyle serperek tohum ekmede bir söz vardır: "Tohumun üçte biri taşa, üçte biri kuşa, üçte biri toprağa gider" derler.

Yalnız şöyle bir şeyde var yani mecra var İslam'ın bugüne gelmesinde, büyüklerimizin, akait ehlinin, şeriat alimlerinin ve tasavvuf alimlerinin belki böyle tasnif edilebilir. Böyle bugüne gelmiş ana damar var. Bir de bunun dışında bu işleri kullanan ve sadece bu işlere yoğunlaşan insanlarda var ve hep bu işlerle ilgilenenler yani işte "hu"lamak dediğiniz, aslı "hu"lamak olan ama üfürükçülük yapanlar..

Bunlarla alakamız yok bizim. Sahtekarlardan bahsetmeyiz biz.

İşte hep beraber anılmamışlar onu diyorum Efendim.

Yahu insanların bir kısmı din düşmanı, daha doğrusu din düşmanı değil düpedüz İslam düşmanı.

Yani Mehmet Akif'in bile bazı şiirlerinde buna dokunan bir şeyleri var.

E tabi. Sahtekarına söylüyor doğrusuna söylemiyor ki, Akif Bey benden daha iyi bilir bu işleri. Üfürükçülük yapıyorsa gayet tabi Akif Bey de tenkit eder bende tenkit ederim. Ben onu din kardeşi olarak görmem o herifi. Yani herif diyorum düpedüz. İnsanların zati zaaflarından istifade etmek namussuzluktur, hastalıktır ve hastanın etrafındaki insanlar zayıftır çaresizdir. Her şeyden istifade ile o dertlerine çare aramaktadırlar ve bir adam çıkacak "ben okurum üflerim iyi gelir" diyecek. E bu adama Akif Bey kızacak tabi.

Şimdi bu nefesin ne olduğu meselesine bakalım. Nefes nedir? Biz söylemeyelim, Osman Kemali Efendi Hazretlerine kulak verelim. Bak ne diyor: "Bir nefestir gayb iken alemleri alem kılan, bir nefestir mâ-ü tîn terkibini adem kılan." Bir anasır'ı erba-a diye bir şey var, hava su toprak ateş ama burada mâ-ü tîn yani su ve çamur daha önde gelir. Çünkü hadisi şerifte bile öyle bir tabir vardır: "Adem su ile toprak arasındayken ben peygamberdim" mealinde. Yani havayı ve ateşi söylemiyor, Resülullah Efendimizde söylemiyor, efendim buradaki Osman Kemali Efendide söylemiyor. Yani su ve çamur maddesinden yapılmış iken adem onu Hz. Adem kılan şey nedir? "Ve nefahtü min ruhi"dir. "Ruhumdan üfledim" nefesidir, Allahü Zülcelal'in nefesidir. Allah'ın nefesi olur mu? Ruhu oluyor da nefesi neden olmasın. "Ruhi" demiyor mu Allah, "Benim ruhum" demiyor mu? İnsanın ruhuyla aynı mı? Değil. Allah'a mahsus olan bir şey bu. Niye biz lafları böyle ters anlıyoruz ki. "Ben nef'a ettim" nef'a etmek ne demek? "Üfledim, üfürdüm, nefesledim ruhumdan." İşte mâ-ü tîn, su ve çamur terkibini birleşimini Hz. Adem kılan şey Allah'ın nefesidir ve alemler - ister 18 bin de ister 18 trilyon de ne dersen de - o alemler gayb iken alem haline gelen nedir? Bir "Kün" emri değil midir? Ne diyor: "Bir nefestir sırrı vahdet, bir nefestir kaf-ü nun" kün emri işte. Bir nefestir. "Kün" dedi Allah, ol dedi oldu bitti. "Ol dediği var olduğu cihan, olma derse mahvolur oldem heman" Süleyman Çelebimiz de öyle söylüyor. Ve "Bir nefestir Nuru Paki Ahmedi akdem kılan".

Resülullah Efendimizin bahsi sonra hilkati evvel diye tabir edilir değil mi? En evvel yaratılmış olan her şeyden önce Arştan Kürsüden ondan bundan, bir Allah var yani o ehadiyet alemi sonra çokluğa kesrete girmeden önceki vahidiyet alemine dönüş veya geçiş ki ehadiyeti bozmaz bu. Vahid bütün başkaları arasında bir olmaktır, ehad "başkası yok ki zaten" bir manasınadır. Allah ilahlıkta hala ehaddir.

Bir ile birinci gibi bir şey..

Yok bütün kalabalık arasında bir birdir, bir de hiç başka kimse yokken bir birdir. Ve hala Cenab-ı Hakk'ın esmasında ve sıfatında değişiklik falan - estağfirullah - olmamıştır. Ehadiyeti ilahlığında hala geçerlidir. Ama mesela rezzaklığın da ehad değildir. Neden? E rezzak ismi şerifini Adem Aleyhisselam'a ve onun bütün çocuklarına vermiştir. Sen çocuğuna sokaktan karamela şekeri alıp götürdüğün zaman rezzaksın. Ne kadar? Bi şekerlik, bi şekerlik. Ama Allahü Zülcelal Rezzak-ı Alem ve Rezzak-ı Mutlak. O'nun Rezzakiyeti olmasa sen o şekeri alamazsın, alsan da çocuğun yiyemez. Ama bende rezzakım sende rezzaksın. Sen Sadettin kadar ben fakir kadar.

Belki hani rezzak kelimesinden öte razık kelimesi..

Hiç farketmez aynı şeydir. Hiç fark etmez. Kayyum aynı şey. Çocuğunu kollamıyor musun? "Allahu rauf'un bil-ibad" var. Bütün kullarına dosttur Allah. E sende benim dostumsun, bana raufsun. Ama bütün insanlara ve bütün yaratıklara rauf olamazsın, tanımıyorsun bile kimseyi.

Sami, basir..

E sende semisin sende duyuyorsun. Ama ancak belli sesleri, belli frekansları. Yani nisbi. Yani köpek senden daha iyi duyuyor, şahin sende daha iyi görüyor. Hayvan mayvan ama senden daha iyi. Senden benden yani.

Bizdekilerin mutlak hali Allah'ta.

Allah'ta. Ama bak ehadiyet meselesinde ilah olarak Allah hala ehaddir. Ha şimdi "Nuru Paki Ahmedi akdem kılan bir nefestir" diyor Osman Kemali Efendi. Kendi nurundan bir nur ayırıp ona ilk emri "Kün" emrini verdiğinde Nuru Muhammedi tecessüm etti. İşte akdem yani en kıdemli demek o demek. Neyle oldu o? "Kün" emri ile bir nefesle oldu. Demek ki nefes ile oluyor. "Bir nefestir mim-i Ahmed, validü mevlud o mim" bunu Hazreti Mevlana da Mesnevi-i Şerif'in daha başlarında kullanmıştır.

Ehad ile Ahmed kelimesinin yazılışında eski Türkçe de bir mim farkı vardır. Mim de yuvarlar bir harftir. İşte kuyruğu vardır falan o ayrı mesele. Yuvarlak bir harftir. Buradan da başka bir benzetme yapıyor Hz. Mevlana. Göz bebeğine benziyor yuvarlak. Ahmet Ehad'in göz bebeğidir diyor. Biz yavrumuzu severken gözümün nuru, göz bebeği yavrum diye sevmiyor muyuz? "Muhammed Aleyhisselam Allah'ın yavrusu mudur?" değildir estağfirullah "lem yelid velem yuled" bunu biliyoruz. Bu bir muhabbet ifadesidir. Ve mim-i Ahmed yani Ehad'den Ahmed'i ayıran mim, Ahmed'in mim'i nedir o? Valid-i Mevlud. Bütün doğumlara, insan doğumundan bahsetmiyoruz ana babanın birleşmesinden doğan çocuktan bahsetmiyoruz. Arş, Sema, Kürsi, Lev, Kalem ne varsa. Bütün doğumların hakiki sebebi işte o Mim'dir. Ahmed'in Mim'i dir yani Ahmeddir Aleyhisselatuvesselam. Nedir O? Allah'ın bir nefesidir. Ve "bir nefestir Mustafa'yı Valid-i Erham kılan" çünki bakın Hz. Adem'den Ebü'l Es'ad diye bahsedilir. Yani cesetlerin babası. Resülullah Ebü'l Ervah'tır. Şimdi nedir bu Mustafa Aleyhisselatuvesselam ilk olmak itibariyle Hz. Adem'e verilen ruhun da ilki Resülullah Efendimiz kaynaklıdır ve onun da sebebi Allah'ın bir nefesidir. "Bir nefestir mastar-ı alem Muhammed Mustafa, bir nefestir Murtazaya ilmini mu'lem kılan".

Hz. Ali Efendimiz Keremallahü Veche hadisi şeriflede sabit olduğu gibi "Ene Mediynet-ül ilmi ve Aliyyün babuha: Ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır" tabi Resülullah Efendimizin ilmi bir tek kişiye intikal edecek gibi değildir. Taşıyamaz kimse. Cenab-ı Ali'nin ilmi özellikle Silsile-i Tarikat vasıtasıyla günümüze kadar gelmektedir. Velayet meselesi özellikle Hz. Ali ile gelir. İşte Murtazaya ilmini mu'lem kılan bir nefestir. Ve biz konuşurken nefes vererek konuşuruz değil mi? Hz. Hallacı Mansur çok önemli bir şey söyledi ve bir sembol: "Bir nefestir saldı Mansurdan enel hak narasın, bir nefestir Seyit Abdülkadiri ebsem kılan" ve "Bir nefestir nefsi rahmandan kemali inüan, bir nefestir aşıkı hayretzede ebkem kılan": Ey Kemali, Osman Kemali Efendi, bütün ne varsa yani onlar ve bunlar "inüan" nef'i rahmandan bir nefestir. Ne varsa kainatta bir nefestir. Nefestir. Vee O Nefes aynı zamanda aşıkları hayret içinde bırakır ve dilsiz kılar. Hayret makamında konuşmak olamaz, dilin tutulmak meselesi budur. Eee demek ki nefes varmış. Şimdi sözün başında başladığınız işte bu üfürükçüleri medya, onun üzerinde durarak bize aksettiriyor falan filan bir de Osman Kemali Efendiye baksınlar bakalım ne diyor.

Başka bir şey söylüyor Efendim.

Doğruyu söylüyor. Onun için biz mutlaka ve mutlaka bu cahiliyet belasını yenip bize empoze edilen, bize büyük bir propaganda bombardımanı halinde verilen yanlışlıkları özel gayretimizle, çalışkanlığımızla, okuyarak, dinleyerek, tetkik ederek, kaynaklara inerek düzeltmek ve sadece bilgi halinde taşımak değil doğru davranış biçimi halinde ortaya koymakla mükellefiz. Mükellefiyetler namazla oruçla biten şeyler değildir. Bunları da doğru bilmemiz lazımdır. İslama bazı sahtekarları göstererek iftira edenlere cevap vermemek aynen o iftirayı yapmak gibi mesuliyeti muciptir. Bunu biliyor muyuz? Bunun fıkıhtaki adı şeydir: Rıza-i Kabahat aynen kabahattir. Bir sahtekarı elbette gazetesi televizyonu neyse deşifre etsin tamam, aslını da yazsın öğretsin sonra ne yazıkki böyle şey olmaz diye diye Kur'an'nın şifa olması meselesi - şifa ayetleri var. Niye? Tıbbün Nebi diye bir kitap vardır. Orada özel hastalıklara bazı özel neticelere diyelim, çünkü her semptom aynı sebepten değildir. Mesela bir baş ağrısı semptomdur, dişten olur, tansiyondan olur, soğuk algınlığından olur, beyindeki bilmem neden olur, olur oğlu olur. Ama bazı semptomlar bazı okumalarla geçer.

Ocak diye bir şey vardır. Elden ele emanet aktarılır. Bunlar var olan şeylerdir. Yalan değildir bunlar. İstismar ediliyormuş bana ne edilmesin. Yalan söylüyorlarmış bana ne söylenmesin. Resülullah Efendimiz'in hasta okuduğu vaki midir değil midir?

Var evet.

Daha ne konuşuyoruz o zaman. Öyleyse bu işleri doğru öğrenmek ve şunun bunun sözüne değil sözüne itimat edilir kişilerin sözüne bakmak lazımdır. Osman Kemali Hazretlerinde olduğu gibi.

Peki nefes ile nefs nefis.. Yakın bir sesi var.

Aynı değil. Yani buradaki benlik enaniyet manasına olan nefsin değil. Varlık, nüfusun tekili olan nefs'in hayatiyeti nefes alıp vermekle sürer. Şimdi beyin ölümü gerçekleşiyor değil mi, tıbben insanları makineye bağlıyorlar. Nefes alıp verdiği müddetçe ve kalbi attığı müddetçe ölüm olayı olmamış oluyor. Demek ki nefes nefsin devamı için olmazsa olmaz bir şeydir. O bakımdan nefsle nefes arasında bir bağlantı vardır...

Hiç yorum yok: