13 Mart 2008 Perşembe

O mu söylüyor? Öyleyse doğrudur!

Ömer Tuğrul İnançer'in 13 Mart 2008 tarihinde Burç FM'de Sadettin Acar'ın sunduğu Seyir Defteri programında yaptığı sohbetin yazıya dönüştürülmüş halidir.

Efendim geçen hafta Efendimizin mucizeleri meselesinde kalmıştık, orada bitirmiştik. Bir kitap var Mustafa İslamoğlu'nun Üç Muhammed adında bir kitap hocam malumaliniz. Orada üç peygamber portresi çiziyor yahut da yaygın olan üç peygamberden söz ediyor. Birincisi tamamen mucizelerle desteklenmiş her şeyi olağanüstü mucize olmasa ayakta duramayan her şeyini mucizeye borçlu olan bir peygamber. Her şeyi olağanüstü olan işte her şeyi Allah tarafından kendisine verilen, su bile istediğinde meleklerin kendisine su takdim ettiği bir peygamber...

Var mı böyle bir şey?

Yani en azından böyle bir kanaat irdeleniyor. Orada o görüş..

Öyle bir kanaatın olması fevkalade yanlış yani buna cevap vermeye dahi fakirhane değer bulmam. Ne demek su bile istediği zaman melekler veriyor?

Yani en azından... Uç bir örnek hocam.

Böyle düşünenler Peygamberi tanımayanlardır.



İkinci peygamber ise işte her şeyi rasyonel olan her şeyi akılla izah edilebilen hiç bir şekilde insan üstü bir güçten destek almayan bütün yapıp ettiklerinde zekasıyla, aklıyla, bedeni güçleriyle yapan bütün başarılarını bununla sağlayan peygamber ve..

Bu küfürdür. Buda küfürdür. Tebliğ ettiği ayetlere muhaliftir. "O kendi nefsinden konuşmaz söylediği sözler vahyi ilahidir" ayeti kerimesine muhalif olduğu için bu fikir küfürdür.

Ve kendisi gittikten sonrada etkisi gücü biten bir peygamber. Ve üçüncüsü orta yani ne bu nede bu diyen bir yol. Ben burada bu üç görüşü de göz önünde bulundurarak sözü size veriyim. Buyrun Hocam,

Efendimiz "Hayrul umuru evsatuha: Her şeyin ortası hayırlıdır" diye buyururken buradaki her şey umur kelimesi kendi hayatı seniyyesinide kapsamaktadır. Efendimiz hiç bir şekilde ne üçe, ne üç milyara, ne üç trilyara sığdırılabilecek bir Veche değildir. Bu iki uç nokta olarak sayın müellif bunu almış. Güzel başka mesele. Yani sırf buyurduğunuz gibi mucizeler veya sırf akıl ve birde ortası. Elbette ortası.

Her peygamber mucizeye sahiptir. Murad-ı İlahi elbette kul tarafından idraki mümkün olmayan bir meseledir. Ama birde Kur'an-ı Kerimde Sünnetullah kelimesi ile geçen Allah'ın adetleri vardır. Allah da adet edinmiş kendine. Böyle yapıyor. Ha mecbur değil, mahkum değil ayrı mesele ama bir adeti var. Bu adetlerinden biride her peygamberine mucize vermek. Taa Hazreti Adem'den itibaren bütün peygamberler mucizeye sahip.

Mucize, - daha önceki programda bir bahsi geçmişti - belli verilerin belli neticeleri doğurması kanununa aykırı veya bu kanunu nazarı itibara almadan, o veriler olmadan da o neticeyi elde etmek meselesidir. Bunu da Allah peygamber kullarına ve o peygamberlere tabi olan veli kullarına ihsan etmiştir. Veli kullardan zuhur eden fevkaladeliklere keramet nebilerden de zuhur edene mucize denilir.

Hz. Peygamber'in Aleyhisselatuvesselam sırf mucize ise kaç tane çocuk sahibi onlar nereden çıktı. "Ene beşerun mislikum" o zaman o havaya gider. Hiç böyle mucize ile teyit edilmemiş teknik tabiriyle desteklenmemiş ve akli meselelerle yaptıysa bütün meseleleri; peki öyle diyelim. O Kitabı'da aklıyla yazdı. Kur'an-ı da aklı ile yazdı ve insanlara tebliğ etti. Tamam peki evyallah. 1400 sene evvel Kur'an-ı Kerim de geçen bahislerden bir tanesinin yalan, yanlış, tabiata aykırı, ilme aykırı olduğunu ortaya koysunlar kabul edelim. 1400 sene evvel her şeyi doğru söyleyen bir Zat kendisine iman edilmesi gerekli bir zattır. Bunu da akıl söylüyor işte. Ne var?

Kaptan Kusto'nun yeni bulduğu marecal bahreyni söylüyor. Mesela Ashab-ı Kehf'ten bahseden ayeti kerimede şöyle bir mesele var: "Biz onları sağlarından sollarına sollarından sağlarına çeviririz". Bu, bir tıp kaidesi. Çünkü bir insan belli bir müddet hep aynı şekilde yatarsa ister uyurken ister baygınken ister komada iken yatarsa o tarafı çürür. Dönmesi lazımdır. Bu ayet bunu anlatıyor. Hz. Peygamber tabip mi? Elbette gönüller tabibi de, o inananlar için. Biz şimdi zahir konuşuyoruz. Canlı bir insanın ve uyuyor olarak 300 sene 310 sene 309 sene işte neyse. "9 da ilave ediniz" varya sene meselesinde. 309 sene veya 300 sene yatan bir insanın aynı şekilde yaşaması mümkün değil.

Hipokrattı değil mi?

Hipokrat evet Hipokrat. Yani Hz. Peygamber Hipokrat değil. Hipokrat ondan evvel yaşamış 600 sene evvel aşağı yukarı. Hz. Peygamber bunu da biliyor ise suların birbirine karışmadığını okyanusta ki suların birbirine karışmadığını biliyor ise - sadece iki misal verdim yani - biliyor ise ve tebliğ ettiği - hadi onların aklıyla yazdığı dedikleri - Kitapta hiçbir ilme muhalif nokta yok ise - ahireti falan bıraktık dünyevi meseleler - dünyevi meselelerde doğrusu kabul edilip yanlışı çıkarılamayan bir Zat'ın, uhrevi meselelerde yanlış olduğuna nereden kanaat getiriliyor? Akıl desek, akıl Efendimize uyulmasını emrediyor. Fevkaladelikler yine onu emrediyor. Öyleyse Sünnetullah'a dahil olan mucize meselesini bazı imansızların imana gelmesi için bir vasıta bir delil, Peygamberin peygamberliğine bir hüccet olarak görme sınırında kalmalıyız. Bu sınırı aştıkmıydı Allah'ın hududunu aşmış oluruz ve iman hudutları dışına çıkarız. Bunu kabul etmezsek, bunları akılla yaptı dersek bir - bıraktık miracı - esra hadisesi Mekke'den Kudüs'e gidiş.

Gece yürüyüşü..

Gece yürüyüşü Hz. Yakup'unkidir o İsrail o. O başka. O ayrı mesele. Yürüyüş değil ki o.

Gece seferi.

Hah. Sefer güzel. Ayrıca O'nun Cenab-ı Hak tarafından götürüldüğü ayetle lafzen sabit. "Kulumu" diyor üstelik. Tabi Kul kimdir diye başka bir mevzu giriyor. Kul, ruh meal-cesettir. Cesetsiz ruh kul değildir, ruhsuz ceset kul değildir. Dolayısıyla Resulü Kibriya'nın İsrası ve Miracı kul kelimesinden dolayı ruh meal-ceset olmuştur. Ne uykudur, ne rüyadır, ne bir sadece ruhun seferidir. Abd'dır. Yani Kur'an-ı Kerim'i anlamak için elbette lisan kaidelerine de - lisan bilmek demiyorum - hakim olmak lazımdır.

Yani sadece "Abd" kelimesi..

Yetiyor işin doğrulunu anlamaya. Abd'dı bileceksin yalnız. Abd yani, biz ruhumuz bedenden ayrıldıktan sonra bedenimizde kısmetimiz varsa eğer kabre konduktan sonra mükellefiyetimiz kalıyor mu?

Çünkü ruh yok orda..

Evet. Cesette yok ruh da yok. Ruh da ceset yok cesette ruh yok, e kulluk yok. Kulluk olmayınca da mükellefiyet yok. Veya ruhumuz bedenimize gönderilmeden, bedenimize sokulmadan önce yani doğmadan can verilmeden önce ruhun bir mükellefiyeti var mı? Yok. Olsaydı Kur'an'da olurdu. Sadece bezm-i elestteki toplantı meselesi var. O kadar. Başka bir şey yok.

"Sübhanellezi esra bi abdihi" derken

Abdihi. Bir de üstelik "abdihiiii" diye kendine muzaf kılıyor Cenab-ı Hak. "Beniimmm kulum" manasına. Buradaki kul sadece ruh meal-ceset gibi değil aynı zamanda kendi has kulu manasına da gelir. Oradaki has ifadesi ifade yoksa da vardır. Bu aynı zamanda "fedhuli cennetiiii" dede vardır. "Cennetime girsin." Cennete demiyor cennetime diyor. Demek ki orada kastedilen şey Zat Cennetidir. Bunlar ayrı meseleler. Bunlar birbirine açılır ve bunlar daha evvelki sohbetimizin birinde konuşmuştuk. Havassa mahsus şeyler avama konuşulmamalıdır. Bunlar havasa mahsus şeyler değil avam bilgileri. Ahım şahım bilgiler değil bunlar. Havassa mahsus bilgi Esrar-ı İlahiyeye mütealliktir. O zaten konuşulmaz. Onu konuşanlarda bilmez. Bilenlerde konuşmaz. O öyle bir şey. Bu konuştuklarımız eğer bazı kişilere ağır geliyorsa onlar avam bile değiller kusura bakmayın yani. Çünkü cehlin bir başka tehlikeli tarafı vardır. Cehli mürekkep açısı. Cahil ama cahilliğini bilmiyor, o çok fena işte.

Şimdi Hazreti Peygamber Aleyhisselatuvesselam mutlaka iradesini de kullanan, ama bu iradesi hiçbir zaman İrade-i İlahiyeye ve aynı zamanda Rıza-i İlahiyeye muhalif olmayan bir Zat-ı Şerif'tir. Eğer dua ile her işi halletseydi, amcası vefat etmezdi. Maalesef bir terbiye mahrumu zat "Peygamber'in kendine bile faydası yok, Uhud'da amcasını bile kurtaramadı" demek küstahlığında bulundu. Bu fevkalade büyük bir terbiyesizliktir öncelikle. Peygamber hakkında Aleyhisselatuvesselam hıfs-ı lisan etmeyen yani lisanını muhafaza etmeyip güzel konuşmayan, lalettayin bir insandan bahseder gibi Zat'ı Seniyyelerinden bahseden, Huzuru Şerifinde bırak başka terbiyesizliği ses tonunu O'nun sesinin tonun üzerine yükselten, ler hakkında sure-i hücuratta Allah ne yapacağını söylüyor. "Dizlerin çürüse secdede alnın delinse, oruçtan riyazattan etin kemiğine geçse bir deri bir kemik kalsan amelinizi yok farz ederim" hapt ederim diyor. İşte burada Cenab-ı Hak kullarını Habibi Zişan'ı hakkında edebe davet ediyor. Ve edepli olmak farz-ı ayndır. Varsa aksini iddia eden hodri meydan. Buyursunlar.

Hz. Peygamber'e gösterilen tazim, yani O'nu ululamak O'na gösterilen hürmet, O'na gösterilen sevgi asla ve kat'a Cenab-ı Hakkın aslar razı olmayacağı bir seviyeye yükseltilemez, bu mevzuyu daha evvel konuşmuştuk, Allah Muhammed Aleyhisselam için "O Resülullah'tır" diyor Hz. Peygamber'e hiç kimse ilahlık isnat etmemiştir edemez. Hz. Ali gibi fatımi halifesi gibi başkaları tarafından ilahlık isnat edilen zevat olduğu gibi -gerçi fatımi halifesi biraz kendi de kabul ediyor o ayrı mesele de- nemrutlar firavunlar bunlar var tamam ama Hz. Ali gibi bir Zat-ı Şerife bile bir takım beyinsizler ilahlık, tanrılık isnat ediyorlar. Efendimiz hakkında yoktur. Öyleyse Efendimize ne kadar saygı gösterirsen, tazim gösterirsen göster ilahlaştıramazsın. Mümkün değil. Allah koruyor. "Hayır böyle olmaz efendim böyle bir tehlike vardır" diyenler Allah'ın o hükmüne yeterince gönül bağlamayanlardır, yeterince iman etmeyenlerdir.

Yani bu imanın azı çoğu olmaz. İman ya vardır, ya yoktur. Eğer Resulü Kibriya Efendimize tazimin, saygının, muhabbetin fazlası var ve bu ilahlığa götürür diyen varsa kusura bakmasın ama küfre gidiyor farkında değil. Allah muhafaza etsin. Allah Habibi'ni koruyor. Allah'ın Habibini koruduğuna iman etmeyen, Allah'a noksanlık atfetmiş olur. Nerelere gidiyor iş bak.

Daha önce bunun altını bir kaç çizdiniz.

Her zaman çizmek lazım. Çünkü bazı bir takım kendini alim zanneden cühela takımı bir takım televizyon bülbülleri utanmadan böyle konuşuyorlar. Ve ne yazık ki her söylenen lakırdıyı almak gibi bir cehaletin kurbanı olan insancıklarımızda bunu alıyorlar. "Peygamber böyleymiş yav" diyor.

Bilgi susuzluğu belki hocam.

Niye doğrulara karşı bilgi susuzluğunu gidermiyoruzda hep yanlışlara karşı gideriyoruz. Bu kadar iyi niyet iyi değil, hocam. Ona belki buna belki ona şu bu diye diye bir rezillikler ortamı içinde kalmışız. Niye doğruları öğrenmeye bu kadar susuzluğunu gidermeye meyilli değiliz de -haa çok basit, öteki nefislerinin işine geliyor da ondan. Hz. Peygamberi kendi ile veya kendini estağfirullah Hz. Peygamber ile hemayar görmek küstahlığı ondan oluyor. Onlara inanmak yani doğrulara inanmak zor iş. Çünkü her doğru bir mükellefiyet doğurur. Öğrendin mi yapacaksın. Yapmak tembele zor geliyor. Zor geldiği için "ben yanlışını öğreneyim" diyor.

Pek çok yanlışlıklar dönüyor ortada. Ama Resulü Kibriya Efendimizin bir hakiki vechesini anlamak için sarfedilen gayret asla boş kalmaz. Mutlaka cevabını bulur çünkü O öyle bir merhamet menbağı, merhamet deryasıdır ki O'na bir adım atmaya teşebbüs etmek -vazgeçtim adım atmaktan- atmaya teşebbüs etmek O'nun bize koşmasıyla neticelenir. Yeter ki sen sırtını dönme. Neyle "efendim işte sünnetlerine riayet etmekle" yav tamam amenna da bak sünnete riayeti bile bir mükellefiyet olarak görüp ortaya koyuyoruz. Bırakalım şu mükellefiyetleri biraz muhabbetten bahis açalım. Efendimizi sevmeyi öğrenelim. Korkmayı değil. Resülullah Efendimiz sevildiği zaman öğrenilir. Öğrenildiği zaman tanınır. Tanındığı zaman daha çok sevilir. Ve bu bir çığ gibi sevgi-bilgi dönüşümü içinde sevgi bilgiyi çoğaltır bilgi sevgiyi çoğaltır ondan sonrada esrara müteallik bilgiler gelir.

Zaten sizin daha önceki programların birinde de işaret ettiğiniz gibi hocam sevgi Efendimize karşı beslenen sevgi aslında beraberinde bir saygıyı da gerektiriyor ve bu sözüne ettiğiniz ayette adı geçen ayette "Yanında sesinizi yükseltmeyin"

O bir mükellefiyet meselesi. Cenab-ı Hakkın Habibi için kullarına bir ikazı. Ama seven zaten öyle yapmaz. Seven zaten öyle yapmaz.

Dolayısıyla bu cehalettir hocam, Efendimiz Aleyhisselatuvesselam'a türlü türlü şeyler yakıştırılıyor. Ve işte yine bu cehalettir belki, bazı Efendimizle ilgili sağda solda iddia atanların iddialarıda maalesef bazen cevap bulamıyor.

Şimdi Efendimizin hakkındaki yanlış iddialarıda bilmesi lazımdır bir Müslümanın. Bilecek ki yanlış iddiaları onların doğrularını o yanlış iddia sahiplerine karşı anlatacak. Efendimizin, evlatlığının hanımı ile evlatlığı boşandıktan sonra evlenmesinin Arapta taaa asırlardan beri devam eden bir hukuki yanlışlığın fiili düzeltilmesi olduğunu bilecek.

Efendimiz tarafından büyük bir fedakarlık yapıldığının..

Mesela bir başka Validemizin, Efendimiz ile sadece üç ay yaşayabildiğini hemen vefat ettiğini bilecek. "12 tane hanım almışmış" Yav on ikisi hiç bir zaman bir arada değil ki. Asla değil, zaten bir tanesi vefat edinceye kadar diğerlerinin hiç birini almamıştı, Hazreti Hatice.

Yani o hayattayken..

Hiç yok. E Hazreti Zeynep üç ay yav olup olacağı. Validemiz Efendimiz. Üç aycık. Öteki Zeynep Validemiz, sıhri hısımlık var. Kan hısımlığı var hukuki hısımlık var. Evlat edinme sıhride değildir, kan da değildir bir hukuki evlatlık. Hukuki gelin, sıhri gelin gibi değildir. Hükmünü öğretmek içindir. İslam hukuku da bilmiyorlar. "Evlatlığının hanımını aldı" diyor. Alabilir.Çünkü eskiden Arap almıyordu. Ve bu problem doğuruyordu. Çünkü köleliğin geçerli olduğu bir toplumdu. Ha bugün kölelik var mı yok mu konuşursak bana sorarsan var. Hatta bırak insanların insanları köle yapması, toplumlar toplumları, devletler milletleri köle yapıyor. O tarafını karıştırmayalım siyasete girer. Ha siyasetten uzak kalmamız demek siyasetten anlamamamız demek değildir. Yumurtadan anlamak için yumurtlamak gerekmez.

Şimdi efendim geldiğimiz nokta Efendimizin hanımlarıyla ilgili işte şu kadar evlendi işte şu kadar hanımı vardı ve haşa daha çirkin yakıştırmalar işte nefsine düşkündü haşa vesair. Halbuki..

Ya şimdi ben sana bir şey söyleyim mi hocam. Nefsine düşkündü çok hanım aldı. Öyle Erkek ol sende al. Var mı ötesi? 1400 sene evvel söylediklerinin yaptıklarının hangisi yanlış çıkmış. Bu günkü Müslümanların kendi zati ve toplumsal yanlışlıklarını onun koyduğu kaidelere bırak tebliğ ettiğini diyorum bak O'nun koyduğu kaidelere muhalefeti O'nun kabahatimi O'na mensubiyet iddia edenlerin kabahatimi? Neden bahsediyoruz biz. Efendimizi lalettayin bir insan olarak bir toplum lideri olarak gören o kör bile değil -körün bile bir algılaması vardır bunlar kör bile değil - bu şekilde Efendimizi tanımadan konuşanlar hangi sıfatlarıyla hangi halleriyle konuşuyorlar. Öyle bir, 25 yaşındayken toplumun bütün ileri gelenleri büyükleri yaşlıları ve reisleri tarafından "toplumumuzun yegane Emin Adamıdır" diye vasıflandırılacak kadar Erkek ol 52 tane karı al o zaman. Hadi!. Var mısın? Terbiyesizzleerrr bunlar. Küstah bunlar.

Herkesin anlayacağı lisanda konuşmak Cenab-ı Allah'ında ayetlerinde belli ettiği bir husustur keza Efendimizinde sünneti seniyesidir, herkesin anlayacağı seviyede konuşmak. Böyle yapmak lazım. Bu nevi konuşanlara böyle cevap vermek lazım. Demekki sen Peygamber gibi bir önder olsan aklın fikrin kadın almakta olacak. Efendimiz Aleyhisselatuvesselam bir Mir'at-ı Mücella'dır. Bir parlak aynadır. Her bakan kendini onda görür. Öyle görenler kendi çirkinliklerini görüyorlar. Biz elhamdülillah öyle görmüyoruz. Çirkinliklerimizi -yok demiyoruz estağfirullah- Efendimizin parlak aynalığı bizim çirkinliklerimizi göstermiyor, örtüyor. Yani çirkinlikten kurtulabilmiş değiliz estağfirullah. Ama ötekiler kendi çirkinliklerini görüp aynaya iftira ediyorlar. Aynaya iftira ediyorlar.

Tabi bunları söylerken efendim, yani biz Efendimizi öyle kabul ediyoruz. Bu bir şeydir, bu bir yoldur..

Şimdi bu bir kabul etmek ve iman meselesini konuşmuyoruz. İman ayrı bir şeydir. Konuştuğumuz terbiye ve doğru tanımak meselesi.

Eleştirinin de bir ahlakı olmalı..

Şimdi Peygambere imanı olmayan bir kafirin Peygamberi eleştirmesi mümkündür. Bu eleştirileri bilip bir Müslümanında buna cevap verme mecburiyeti vardır. Ama hem Müslümanım diyor hem Peygamberi eleştiriyor. Bir kere o bilsin ki Müslüman değildir. "Muhammeddir Cemali Hakka Mir'at, Muhammedden göründü kendi bizzat". Bu lafı anlayabilecek adamlar ne demek istediğimi anlarlar. "Bunu açıklasanıza efendim" açıklanmaz ki. Kelimelerini açıklarız, ne demek istediğini açıkladığımız zaman bizim açıkladığımız kelimelerle sınırlı kalır; bu beyti yazan Hasan Sezai Gülşen-i Hazretlerinin ne demek istediğini anlatmış olamayız.

Ufku daraltırız.

Evet. Muhammeddir Cemali Hakka Mir'at: Allah'ın Cemalinin aynası Aleyhisselatuvesselamdır. Muhammedden göründü kendi bizzat: Bu ne demekse anlayacaklar. Bu zevkan anlaşılır, ilmen, aklen anlaşılmaz. Bunu anlamak isteyenlere sevgili dinleyicilerimize bir tavsiyede bulunabilirim ama hocam. Edirne'ye gitsinler imkanı olanlar, orada Hasan Sezai Gülşen-i Hazretlerinin türbesini bulsunlar. Eski caminin kıbleye batı istikametindedir. Türbesini ziyaret edip okusunlar himmetine niyaz etsinler, eğer anlamazlarsa bu beyti sonra gelip benim yüzüme tükürsünler. (Blog Yazanı: Tükrüğümde boğulsam da böyle bir şey mümkün olamaz)

Gitme imkanı olmayanlarda maddi manevi, parasal bedelsel zamansal neyse. Gönlünü oraya bağlayarak ben bunu öğrenmek istiyorum diye Hasan Sezai Efendimize gönlünü bir bağlasın. Bak öğreniyor mu öğrenmiyor mu?

Bir çok mesele var aslında bunun gibi. Eğer niyet edersek, kalben istersek herhalde gerçekleşir Efendimizle ilgili ve diğer meselelerle ilgili.

Efendimizle ilgililer mutlaka gerçekleşir. Mutlaka gerçekleşir. Rahmetellil Alemin. "Vema Erselnake İlla Rahmetellil Alemin". Bildiğiniz gibi Arapça da manayı kuvvetlendirmek için önce menfi söylenir. Sonra müsbet söylenir. Yani evvela olumsuz yani bu tahliye ve takliyedir. Evvela boşaltılır sonra hakikatle doldurulur. "La ilahe" evvela boşalttı, ilahlar yok tanrılar yok, "İlla Allah". "Vema Erselnake" seni göndermezdim bitti, laf bitti. "İlla" ancak ve ancak "Rahmetellil Alemin" alemlere rahmet.

Bu ayeti kerimenin Kur'an'ı Kerim olduğunu iddia edenler duydum. Bu ayetteki "Rahmetellil Alemin"den kasıt Kur'an'ı Kerim'miş, Efendimiz değilmiş. Bunu söyleyende bir Müslüman, zannediyor kendini.

Alemlere rahmet olsun diye Kur'an'ı Kerimi gönderdik?

Peki Kur'an'ı Kerim dediğin şey, kitap, ayetler şu bu. Nedir? Oradan başlayalım. Femi Saadet-i Muhammedi'den çıkan elfaz değil midir? Sen bir lafın Kur'an ayeti olup olmadığını nerden biliyorsun? O söyledi yav. İşte Hz. Ebubekir'in eteği altına sığınmak lazımdır. Malüm Miraçtan sonra müşriklerin bazıları geldiler Efendimizin Miracı anlattığı mecliste dinlediler. Hz. Ebubekir bir sebepten dolayı yoktu, ve Ebubekir'e gelip evine anlattılar böyle böyle oldu, işte senin Peygamber dediğin arkadaşın öyle söyledi böyle söyledi. "Bi dakka yav bunları siz mi söylüyorsunuz" "Hayırrr kendi söyledi" "Haaa O'mu söyledi öyleyse doğrudur" dedi kapattı kapıyı.

O'mu söylüyor öyleyse doğrudur.

İşte Kur'an'ı Kerim dediğin Kitabı Mukaddes Kitabı Mübin Femi Saadet-i Muhammedi'den çıkan laftır yav. Bu kadar kolay ya. Ne dedi Efendimiz. Bu ayettir yazın dedi bu ayet değildir yazmayın dedi. Bu kadar kolay, bu kadar kolay. Hafsa Validemiz babası Hz. Ömer'in zamanında başlayan Kur'an'ı Kerim'in mushaflaştırılması çalışmalarında ele alınan ilk metinleri toplayan ondan sonra Hz. Osman'a bu metinleri veren - çünkü Hz. Hafsa çok genç 17 yaşındayken dul kalmıştır, oda dul yani - yani bir neticeye bakıp da hüküm vermek yerine o neticeyi doğuran sebepler tetkik edilse Hz. Hafsa'nın ne olduğu nasıl dul kaldığı, Hz. Ömer'in ne kadar üzüldüğü aklından neler geçirdiği, kime teklif etmek istediği "ondan da daha hayırlı bir damat ister misin ya Ömer" bunları bilseler mesele biter. Ve bu sevgili kızı için Hz. Ömer'in, Efendimiz bir sebepten dolayı 2 gün meclise çıkmayınca kapının önüne gelip "Resülullah'ı üzdün ve eve kapanmasına sebep oldunsa Ey Hafsa seni keserim" diye bas bas bağırdığını bilmek lazım. Ve Efendimiz - hani her şeyi mucizeyle veya her şeyi aklı ile yapıyordu dimi - bu hadise üzerine biraz gülerek biraz telaşlanarak "Aman Ömer bu yapar ha" dediğini "Dur dur haber verin geliyorum, çıkıyorum" diye söylediğini. Muhabbete bak. Hz. Ömer kızına bas bas bağırıyor. Aynı zamanda Peygamber Efendimizin eşi. Olsun hala Ömer'in kızı o. "Eğer benim Habibi mi, eğer benim sevgilimi iki gün görmememe sebep sensen kızım seni keserim" diyor. Halbuki bir kaç sene önce dul kaldığı için üzülüyordu. İçi kan ağlıyordu o sevgili evladına.

Hz. Aişe örneği, ailesi onu terk etti. Neredeyse kimse onunla konuşmuyor Hz. Aişe ile ayet gelene kadar değil mi o ilk hadisesinde.

O ilk hadisesi Cenab-ı Hakkın Müslümanlar arasına koyduğu bir elektir. Cenab-ı Allah'ın iffetine, ayet indirdiği  Validemiz hakkında konuşanların! bilmiyorum beni daha çok söyletmeyin.

Şimdi hocam Peygamber Efendimiz ve Kur'an ilişkisini konuşalım diyorum kalan bölümde. Siz Kur'an'ın gelişini en azından o sözlerin Efendimize takdim edilişini ve Efendimizin de bize aktarışını, bunları zikrederken şöyle bir soruda aslında dolaşıyor, vardır da: "Efendimiz Kur'an'ı tebliğ etmekle görevliydi" yani bir sınırlamak yani bu kadar yani O'nun varlık nedeni bize Kur'an'ı vermek.

Hayır olmaz. Bu çok fevkalade yanlış bir şey. Resülullah Efendimizi postacı veya faks memuru gibi görmek küstahlığıdır bu. Böyle şey olmaz. Hayır böyle görenler var zaten sizde söylediniz. Hayır böyle olmaz. Böyle şey olmaz. Hz. Aişe Validemizin "Peygamberin Karısı" sıfatıyla "Mü'minlerin Annesi" sıfatıyla değil, Ashab-ı Kiram'ın yedi büyük aliminden biri olmak itibariyle söylediği söz çok önemlidir: "Canlı Kur'an'dır Muhammed Aleyhisselatuvesselam". Canlı Kur'an'dır.

Tebligat demek ne demektir? Emri bil maruf nehyi anil münker İslamın olmazsa olmaz mükellefiyetlerinden biridir her kul üzerinde. Emri bil maruf nehyi anil münkeri zamanımızda bazı kendilerini tebliğci zannedenlerin yaptıkları gibi laf söylemek mi zannediyorlar? Tebliğ laf mıdır? Eğer vücut lisanı - jest ve mimiği kastetmiyorum - hal lisanı yok ise söylediğin söz tesir eder mi? Efendimizin tebligatı "Allah böyle dedi, Cebrail böyle söyledi" bu mu, böyle mi anlıyorlar Kur'an tebliğini? Böyle anlıyorlarsa hiç anlamıyorlar demektir. Hiç anlamamışlar demektir. Ve böyle anlayanlar malesef bugün var. Ama Hazreti Peygamber'in hal lisanı ile - işte tasavvuf bilinmeden bunlar bilinmez hocam. Çünkü Kali Resülullah Şeriattır, Hali Resülullah Tarikattır.

Biz ne yazık ki kelimelerin ifade ettiği kavramları doğru manalarıyla bilmediğimiz için cemiyet halinde; ne tarikati biliyoruz ne şeriatı biliyoruz. Şeriat diyince toplumumuzda aydın geçinen insanların aklına ilk gelen hırsızlıkta eli kesilen değil mi? Bu mu şeriat? Bu kadar cahiller bunlar ya. Yav 1400 senelik İslam tarihinde kaç tane rejim var. Al işte rejim olmayınca da işte böyle zina kasıklara çıkmış vaziyette. Hayır rejim yok ki olmamış ki, tarihte var mı onu söylesin. Koca Osmanlı Tarihinde bir tane. Bir tane. 600 senede. Şeriatı böyle zannediyor. Tarikatı da filanca filanca filanca filanca ekollerinden ibaret zannediyor. Ekol yani tasavvuf ekolleri ismi tarikattir ama tarikat müessesesi filancavi tarikatından ibaret değildir. O müesseseleşmiş kanalize olmuş şeklidir. Şeriatın mezhepleri gibidir. Ama bu budur, bunu bilmiyor.

İşte Resülullah Efendimizin Kali şeriattır, Hali tarikattır, Sırrı hakikattır. Peki sır ise nasıl oluyor? İşte o lisana gelmeyen bir haldir. Tarikatta seyri sülükünü yapan, sırra nail olanlar onlardan çıkar. Yoksa yedim aşı, kıldım beşi yattım aşa diyenlerden olmaz. Oda makbüldür, oda din kardeşimizdir, oda cennetliktir ona bir lafımız yok. Biz akademik yükseltilerden bahsediyoruz. Bugünün akademisinden değil haaaa. Nice elinde diploma, isminin önünde etiket ama kendi yok.

Bu akademilerde öğrenci bile olamazlar.

Hayır hayır hayır hayır.

Nazif Gürdoğan Hocanın görünmeyen üniversite diye bir kitabı var hocam malumaliniz Mehmet Zahid Kotku Efendiyi anlatır. Görünmeyen üniversite der, işaret ettiğinizde galiba..

Galiba daha önceki bir sohbetimizde bizdeki bilgi aktarımının sohbetle çok önemli olduğu hakkında bir konuşmamız olmuştu. Evet tabi bu görünmeyen üniversite işte bunlardır. Sohbet yoluyla yapılan hatta bizim eski öğretim sistemimizde daha doğrusu öğretim sistemini sınıflandıran klase eden bir tespitte Revakiyyun diye bir grup vardır. Yürüyerek medrese odasında değil medrese revakları arasında yürüyerek sohbet edenler. Ve bu bizim mesire geleneğimizde vardır. Mesireye yürüyerek veya arabayla gidilir. Orada sadece çalgı çığır olmaz. Sohbet ederek yürünür. Uzak camilere gitmek. Camiye giderken sohbet edilir, namaz vakti namaz eda edilir, eve dönerken tekrar sohbet edilir. Bunlar işte o Revakiyyun sisteminin halka intikal etmiş kısmıdır. Vaaz sistemi. Vaaz ders değildir. Başka bir şeydir vaaz. Karşılıklıdır. Hutbe ayrı. Hutbe ile vaazı karıştırmamak lazım.

Hocam son bir şey. Efendimiz Kendisine gönderilsin diye mi gönderildi bu bir yani..

Olur mu canım. Hayır. Yaradılışın sebebi diye gönderildi.

O zaman Efendimizle Kur'an arasındaki o kategoriye nasıl belirleyecez. Kur'an mı Efendimiz için var, Efendimiz mi Kur'an için var?

Her şey insan için var. "Her şeyi sizin için sizi kendim için yarattım" diye bize bakış açısını doğru öğrenmemiz lazım. Bu her şeyin yaratılması meselesinde de "levlake levlak"ı doğru öğrenmek lazım. Bunun hakkında hala vardır yoktur münakaşası - yav 1400 senedir yok diyorsunuz.

Hadis olarak değil mi hocam?

E var. Yav hadisin klasifikasyonu yani sınıflandırılması ayrı bir ilimdir. Tamam bu ilime bir itirazımız yok. Peki Resülullah Efendimiz'in bütün hadislerinin kitaplarda yer aldığını söylemek mümkün müdür? Bu bir ilimdir Buhari gibi Müslim gibi Tirmizi gibi Zevat-ı Kiram'ın Allah şefaatlerine nail etsin hepsinin, hepsinin ayağının altını öperiz. Saygımız sonsuz tamam. Ama onların kitaplarıyla sınırlandırmak Efendimizin sözlerini mümkün müdür?

Bir de ümmetin üzerine ittifak ettiği kitaplara girmemiş de olsa..

Şimdi burda ittifak yok. İtirazlarda var bunda. Ama şimdi burda iş biraz laboratuvardan çıkar. Kitabi olmaktan çıkar. Demir bir misal verdim biraz coşarak. Gitsinler Edirne'ye Hazreti Pir Sezai Gülşen-i'ye sorsunlar dedim. Resulü Kibriya Efendimizin huzuru saadetlerine çıkıp "Ya Resülallah Zat-ı Seniyyenizden böyle bir hadis sadır oldu mu olmadı mı?" diye soracak kadar yakin isen sorar ve doğrusunu öğrenirsin. Hadi o kadar yakin olmağa bak. Biz o kadar yakın olduğuna inandığımız Zevattan "Levlake levlak lema halaktul eflak" sözünün hadis olduğunu duyduk. Bu kulağımızla, can kulağımızla duyduk. Baş kulağımızla duyduk. Resülullah Efendimizin tebliğ ettiği Kur'an'ı Kerim de "Onlara ölü demeyiniz onlar benim indimde rızıklandırılmaktadırlar" ayetinin tebliğ edicisi Peygambere "tamam öldü bitti" diyen anlayışa saygı duymak bir yana, yanlışını bu anlayışın yanlışını yüze vurmamak yarın öbür gün değil halihazırda şu anda mes'uliyeti muciptir. Veee "er yarın hak divanında belli olur" görüşürüz.

Eyvallah. Efendimizin de bir hadisi şerifleri var: "Allah'ın Peygamberleri ölmezler kabirlerinde namaz kılarlar" onlar sağdırlar ve kabirlerinde namaz kılıyorlar gibi bir hadisi şerifte mevcuttur hocam.

Şimdi yani Efendimizin genel olarak söyledikleri var. "Müminler ölmez bir yerden bir yere göç ederler" diyen bir Peygambere yani en büyük mümin kim? Müminler hakkında böyle buyuran bir Peygambere "Sen ölüsün" denebilir mi yani veya O öldü denebilir mi? Beşer ölümü başka şeydir peygamberlik müessesi başka şeydir. Cenab-ı Allah Muhammed kuluna indirdiği ve tebliğ ettirdiği Kur'an-ı Kerim'inde diğer peygamberlerin hadisatı hakkında niye bu kadar çok bilgi veriyor? Bunu düşündü mü bunlar? Taaa Hz. Ademden başlayıp Şid'i İdris'i İsmail'i İbrahim'i Yusuf'u Yakub'u efendim Yunus'u niye anlatıyor acaba? Hz. Musa kaç tane geçiyor. Neden anlatıyor acaba? Cevabını vermeyecem biraz kafalarını çalıştırsınlar. Biraz kendi kendilerine sual sorsun insanlar ve cevabını almak için Efendimizin yüzü suyu hörmetine Cenab-ı Hak'tan yardım istesinler.

Eyvallah Hocam. Hocam çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim. Allahü Teala Resulü Kibriya Efendimizin yolundan, izinden, sevenlerinden, huyundan, ahlakından cümlemizi hisse men eylesin.

Eyvallah çok sağolun Allah razı olsun Hocam. Müstefit olduk.

Estağfirullah. Son bir kulak küpesi de şöyle olabilir. "İnnallahe ve melaiketehu yüsallune alennebiy" bu kadar devamı yok, söylemiyorum. Bu ayeti öğrensinler tefekkür etsinler Cenab-ı Allah'ın ve Meleklerinin vaktiylemi Peygamber'e salat ettikleri yoksa halen mi devam ettiğini öğrensinler ondan sonra öldü ölmedi diye konuşsunlar.

Eyvallah Hocam.

Hiç yorum yok: